17 Ekim 2026

Köklerinde saklı

Bugün uyandım. Yüz yetmişinci kez 35 yıldır yaşadığımı hatırlattım kendime.

Etrafı dinledim her gün olduğu gibi, aynı uğultuda kaybolmayı bekliyordum. Çok fazla ses duyuyordum, yine hiçbirini tanımıyorum. Bu sefer farklı oluyordu her şey sanki rutinden kayıyordum.

Kahretsin şu ses! Nereden geliyor? Peki ya öteki?

Tuhaflıklar...

Hepsi birbirine benziyor. Sanki aynı şeyleri tekrar edip duruyorlar. Kırılmış dallarımı, savrulmuş yapraklarımı, çoktan dinmiş fırtınaları hatırlatıyorlar. Bunca sesin arasında nasıl bu kadar yalnız kalabildiğimi anlamıyorum.

Bir zamanlar da böyle kalabalık mıydı içim?

Hatırlıyorum. Çok küçüktüm, yanımda kocaman bir meşe vardı. Ah, o meşe… Ne kadar yeşildi. O zaman da sesler vardı ama başka türlüydü. Meşenin dallarından gelen sesler berraktı. Her biri başka bir şey öğretirdi bana. Toprağı, güneşi, uzak ormanları… Meşe bilirdi. Bildiğini anlatır, bilmediğini merak ederdi. Ben de bütün yapraklarımla dinlerdim. Söyledikleri köklerime kadar inerdi.

Zamanla dallarımda kuşlar yaşamaya başladı. Kimisi şarkı söyler, kimisi durmadan sorular sorardı. Uzun, kıvırcık saçlarım rüzgarda savrulurken bir buklemden diğerine konarlardı. Hiçbiri birbirine benzemezdi ve ben hepsini tanırdım.

Yaşamaya ne kadar hevesliydim! Öğrenmek, anlamak, keşfetmek… Her sabah başka bir ihtimal vardı önümde.

Meşenin yanında korkmazdım. En sert rüzgarları kendi gövdesinde karşılarken güneşin bana ulaşmasına izin verirdi.

Meşenin büyüklüğü, benim küçük kalmamı gerektirmiyordu.

Sonra bir gün meşe devrildi.

Toprak sarsıldı.

Köklerinin bıraktığı boşluğu ve rüzgârın ilk kez bütün ağırlığıyla ince gövdeme çarpışını hatırlıyorum. Ne garip… Rüzgâr aynı rüzgârdı, ben aynı fidandım. Ama artık aramızda meşe yoktu.

Kuşlarım o gün susmadı, aksine daha çok öttüler. Korkuyorlardı, anlamaya çalışıyorlardı. Benim gibi. Bir ağaç nasıl devrilebilirdi? Bir daha gelmeyecek olmak ne demekti?

Sonra başka ağaçlar yaklaştı. Kimisi suyunu paylaştı, kimisi dallarını bana uzattı. Minnettardım. Ama zamanla kuşlarımın sesinden rahatsız olmaya başladılar.

“Çok ötüyorlar,” dediler. 

Şaşırdım. Benim kuşlarım hep böyleydi. Meşe varken kimseyi rahatsız etmeyen sesler, onun yokluğunda neden bu kadar fazla geliyordu?

Anlayamadım ama korktum. Ya bana su taşıyan ağaçlar da giderse? Ya köklerim tek başına tutunamazsa?

Bir gün kuşlarımdan birine sessiz olmasını söyledim. Sonra bir başkasına, sonra hepsine.

Ben kuşlarımı sevmediğim için susturmadım. Onları korumak için susturmam gerektiğini sandım. Çünkü bir zamanlar kendim olmaktan korkmazken, artık kendim olursam yalnız kalacağımdan korkuyordum.

Yıllar geçti, büyüdüm. Gövdem kalınlaştı, köklerim derinleşti. Fırtınalara dayanmayı, başkalarına gölge olmayı öğrendim. Herkes güçlü olduğumu söyledi.

Ama içimde bir şeyler değişmişti.

Eskiden kuşlarım öğrendiklerini, merak ettiklerini anlatırlardı. Şimdiyse neden bir ağacın bana yüz çevirdiğini, bir başkasının neden dallarını uzak tuttuğunu konuşuyorlardı. Aynı sorular, aynı ihtimaller, aynı eski fırtınalar…

Artık rüzgâr esmese de dallarım sallanıyordu. Bir yaprağım düştüğünde günlerce neden düştüğünü düşünüyordum. Oysa diğer yapraklarım hâlâ yeşildi. Ama onları göremiyordum.

Nereye gitmişti bütün o bilgiler, merakım, yaşama isteğim? Yoksa meşe devrilirken benim bir parçamı da yanında mı götürmüştü?

Çevremdeki ağaçlara baktım. Kimisi rengârenk çiçekler açıyor, kimisi meyveleriyle ormanı besliyordu. Peki ben? Nasıl bir ağaç olmalıydım?

İçimde henüz filizlenmemiş bir tohum olduğuna inanıyordum. Sanki dünyaya gelirken bana bir şey verilmişti; bir yetenek, bir anlam, bir amaç…

Ya bana verilen bütün mevsimler biter de içimde ne sakladığımı hiç öğrenemezsem?

Bu korkuyla kendime yeni görevler verdim. Daha çok büyümeli, öğrenmeli, faydalı olmalıydım. Ama her yeni dalımda gözüm uzatamadıklarımda kaldı.

Ve bir gün fark ettim: Bütün mevsimlerimi kendimi tamamlamaya çalışarak geçirirken yaşamayı unutmuştum.

Ne tuhaf… Bir ağaç bütün ömrünü nasıl bir ağaç olması gerektiğini düşünerek geçirebilir miydi?

Geçirebiliyormuş.

Ben geçirdim oradan biliyorum.

O akşam ilk kez hiçbir şey yapmadım. Bir yaprağım düştü, neden düştüğünü sorgulamadım. Hafif bir rüzgâr esti, uzun kıvırcık saçlarımın arasından geçti.

Sonra bir koku duydum. Hafif, tanıdık, içimi ısıtan bir koku. Nereden geliyordu?

Başka ağaçların çiçeklerini aradım. Sonra fark ettim. Koku benim dallarımdan geliyordu. Küçücük, gösterişsiz çiçekler açmıştım. Bir arı kondu, sonra bir başkası.

Ben bir ıhlamur ağacıymışım meğerse..

Bunca yıl bir meşenin gövdesine bakıp neden onun kadar güçlü olamadığımı düşünmüşüm. Oysa benim başka bir tabiatım varmış. Kalbe benzeyen yapraklarım, küçük çiçeklerim, kendime özgü bir kokum varmış.

Ben gösterişli olmak istemiyordum ki. Yanımdan geçen biri yoluna devam ettiğinde içinde benden güzel bir şey taşısın istiyordum. Belki bir bilgi, bir düşünce, belki zor bir gününde hatırlayacağı küçücük bir huzur.

Ben insanların gözlerinde büyümek değil, ruhlarında güzel bir iz bırakmak istiyordum.

Sonra durdum. Yine kendimi başkalarına verebildiklerimle mi anlatıyordum? Kokumla, çiçeklerimle, beslediğim arılarla…

Peki ya kışın? Çiçeklerim döküldüğünde, kokum ormana yayılmadığında daha mı az ıhlamurdum?

Hayır. İlkbaharda da ıhlamurdum, kışın da. Yapraklarım döküldüğünde köklerim yok olmuyordu.

Bir meşe olmak zorunda değildim. Ama her mevsim güzel kokan bir ıhlamur olmak zorunda da değildim.

Bir sessizlik…

Sonra saçlarımın arasında bir kuş öttü. Sesini tanıdım. Meşenin yanında hiç korkmadan şarkı söyleyen kuşlarımdan biriydi.

İlk kez neden öttüğünü sorgulamadım. Yalnızca dinledim.

Meşe geri gelmedi. Kırılan dallarım yeniden büyümedi. Bütün kuşlarım şarkı söylemeye başlamadı. Ama ilk kez bunların hiçbirini çözmek zorunda olmadığımı hissettim.

Rüzgârı duydum, toprağı hissettim, saçlarımı serbest bıraktım ve kendime fısıldadım:

“Bugün hayatımın anlamını bulmak zorunda değilim. Bugün sadece hayatımın içinde bulunabilirim.”

O akşam yeni bir şey öğrenmedim, kimseye bir şey öğretmedim. Yalnızca oradaydım. Köklerim toprakta, saçlarım rüzgârda, dallarımda küçük bir kuş…

Belki yarın yine eski fırtınaları hatırlayacaktım. Belki kuşlarım aynı hüzünlü şarkıları söyleyecekti.

Ama bugün yalnızca bir ıhlamurdum.


Ve ilk kez, bu kadarı yeterliydi.









Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Zaman ayırdığınız için teşekkürler.
Yorumlarınızı beklerim.

Recommendations by Engageya