Bugün uyandım. Yüz yetmişinci kez 35 yıldır yaşadığımı hatırlattım kendime.
Etrafı dinliyorum ve her gün olduğu gibi aynı uğultuda kaybolmayı bekliyorum. Çok fazla ses duyuyorum, yine hiçbirini tanımıyorum. Bu sefer farklı oluyor her şey sanki rutinden kayıyorum. Kahretsin.
Şu ses nereden geliyor? Peki ya öteki?
Tuhaflıklar...
Hepsi birbirine benziyor. Sanki aynı şeyleri tekrar edip duruyorlar. Kırılmış dallarımı, savrulmuş yapraklarımı, çoktan dinmiş fırtınaları hatırlatıyorlar. Bunca sesin arasında nasıl bu kadar yalnız kalabildiğimi anlamıyorum.
Bir zamanlar da böyle kalabalık mıydı içim?
Hatırlıyorum, çok küçüktüm… yanımda kocaman bir meşe vardı. Ah, o meşe… Ne kadar yeşildi. O zaman da sesler vardı ama başka türlüydü. Meşenin dallarından gelen sesler berraktı. Her biri başka bir şey öğretirdi bana. Toprağı, güneşi, uzak ormanları… Meşe bilirdi. Bildiğini anlatır, bilmediğini merak ederdi. Ben de bütün yapraklarımla dinlerdim. Söyledikleri köklerime kadar inerdi.
Zamanla dallarımda kuşlar yaşamaya başladı. Kimisi şarkı söyler, kimisi durmadan sorular sorardı. Uzun, kıvırcık saçlarım rüzgarda savrulurken bir buklemden diğerine konarlardı. Hiçbiri birbirine benzemezdi ve ben hepsini tanırdım.
Yaşamaya ne kadar hevesliydim! Öğrenmek, anlamak, keşfetmek… Her sabah başka bir ihtimal vardı önümde.
Meşenin yanında korkmazdım. En sert rüzgarları kendi gövdesinde karşılarken güneşin bana ulaşmasına izin verirdi.
Meşenin büyüklüğü, benim küçük kalmamı gerektirmiyordu.
Sonra bir gün meşe devrildi.
Köklerime kadar sarsıntı hissettim.
Köklerinin bıraktığı boşluğu ve rüzgarın ilk kez bütün ağırlığıyla ince gövdeme çarpışını hatırlıyorum. Ne garip… Rüzgar aynı rüzgardı, ben aynı fidandım. Ama artık aramızda meşe yoktu.
Kuşlarım o gün susmadı, aksine daha çok öttüler. Korkuyorlardı, anlamaya çalışıyorlardı benim gibi. Bir ağaç nasıl devrilebilirdi? Bir daha gelmeyecek olmak ne demekti?
Sonra başka ağaçlar yaklaştı. Kimisi suyunu paylaştı, kimisi dallarını bana uzattı. Minnettardım. Ama zamanla kuşlarımın sesinden rahatsız olmaya başladılar.
“Çok ötüyorlar!” dediler.
Şaşırdım. Benim kuşlarım hep böyleydi. Meşe varken kimseyi rahatsız etmeyen sesler, onun yokluğunda neden bu kadar fazla geliyordu?
Anlayamadım ama korktum. Ya bana su taşıyan ağaçlar da giderse? Ya köklerim tek başına tutunamazsa?
Bir gün kuşlarımdan birine sessiz olmasını söyledim. Sonra bir başkasına ve sonunda hepsine.
Ben kuşlarımı sevmediğim için susturmadım. Onları korumak için susturmam gerektiğini sandım. Çünkü bir zamanlar kendim olmaktan korkmazken artık kendim olursam yalnız kalacağımdan korkuyordum.
Yıllar geçti, büyüdüm. Gövdem kalınlaştı, köklerim derinleşti. Fırtınalara dayanmayı, başkalarına gölge olmayı öğrendim. Herkes güçlü olduğumu söyledi.
Ama içimde bir şeyler değişmişti.
Eskiden kuşlarım öğrendiklerini, merak ettiklerini anlatırlardı. Şimdiyse neden bir ağacın bana yüz çevirdiğini, bir başkasının neden dallarını uzak tuttuğunu konuşuyorlardı. Aynı sorular, aynı ihtimaller, aynı eski fırtınalar…
Artık rüzgar esmese de dallarım sallanıyordu. Bir yaprağım düştüğünde günlerce neden düştüğünü düşünüyordum. Oysa diğer yapraklarım hala yeşildi. Ama onları göremiyordum.
Nereye gitmişti bütün o merakım, yaşama isteğim? Yoksa meşe devrilirken benim bir parçamı da yanında mı götürmüştü?
Çevremdeki ağaçlara baktım. Kimisi rengarenk çiçekler açıyor, kimisi meyveleriyle ormanı besliyordu. Peki ben nasıl görünüyorum? Bir faydam var mıdır kendim olmamdan ötürü?
Bu düşüncelerle boğuşurken en saf haliyle küçük mavi forpus içimde henüz filizlenmemiş bir tohum olduğunu mırıldanıyordu. İnanmıştım, köklenirken bana bir şey verilmişti; bir yetenek, bir anlam, bir amaç…
Bunu düşünürken,içinden geçtiğim bütün mevsimlerin biteceğini ve içimde ne sakladığımı hiç öğrenemeyeceğim kaygısı taşıyordum.
Bu kaygıyla kendime yeni görevler verdim. Daha çok büyümeli, öğrenmeli, faydalı olmalıydım. Bunun için filizlendirdiğim her dalımda tatmin olacağım yerde gözüm uzatamadıklarımda kaldı.
Ve bir gün fark ettim: Bütün mevsimlerimi kendimi tamamlamaya çalışarak geçirirken yaşamayı unutmuştum.
Ne tuhaf… Bir ağaç bütün ömrünü nasıl bir ağaç olması gerektiğini düşünerek geçirebilir miydi?
Geçirebiliyormuş.
Ben geçirdim oradan biliyorum.
Günlerden 17 Ekim’di. Bu günün akşamı ilk kez hiçbir şey yapmadım. Bir yaprağım düştü, neden düştüğünü sorgulamadım. Hafif bir rüzgar esti, uzun kıvırcık saçlarımın arasından geçti.
Sonra bir koku duydum. Hafif, tanıdık, içimi ısıtan bir koku. Sahi nereden geliyordu?
Başka ağaçların çiçeklerini aradım. Sonra fark ettim. Koku benim dallarımdan geliyordu. Küçücük, gösterişsiz çiçekler açmıştım. Bir arı kondu, sonra bir başkası.
Ben bir ıhlamur ağacıymışım meğerse..
Bunca yıl bir meşenin gövdesine bakıp neden onun kadar güçlü olamadığımı düşünmüşüm. Oysa benim başka bir tabiatım varmış. Kalbe benzeyen yapraklarım, küçük çiçeklerim, kendime özgü bir kokum varmış.
Ben gösterişli olmak istemiyordum ya meğer yaradılışımdan geliyormuş.. Yanımdan geçen insanlar, gövdemdeki kuşlar yollarına devam ettiğinde içinde benden güzel bir şey taşısın isterim. Kokumla, çiçeklerimle, içlerini ısıtıp şifa olurken, belki zor günlerinde hatırlayacağı küçücük bir huzur olabilirim.
Ben insanların gözlerinde büyümek değil, ruhlarında güzel bir iz bırakmak isterdim.
Sonra durdum.
Yine kendimi başkalarına verebildiklerimle mi anlatıyordum? Kokumla, çiçeklerimle, beslediğim arılarla…
Peki ya kışın? Çiçeklerim döküldüğünde, kokum ormana yayılmadığında daha mı az ıhlamurdum?
Hayır. İlkbaharda da ıhlamurdum, kışın da. Yapraklarım döküldüğünde köklerim yok olmuyordu.
Bir meşe olmak zorunda değildim. Ama her mevsim güzel kokan bir ıhlamur olmak zorunda da değildim.
Bir sessizlik…
Sonra saçlarımın arasında bir kuş öttü. Sesini tanıdım. Meşenin yanında hiç korkmadan şarkı söyleyen kuşlarımdan biriydi.
İlk kez neden öttüğünü sorgulamadım. Yalnızca dinledim.
Meşe geri gelmedi. Kırılan dallarım yeniden büyümedi. Bütün kuşlarım şarkı söylemeye başlamadı. Ama ilk kez bunların hiçbirini çözmek zorunda olmadığımı hissettim.
Rüzgarı duydum, toprağı hissettim, saçlarımı serbest bıraktım ve kendime fısıldadım:
“Bugün hayatımın anlamını bulmak zorunda değilim. Bugün sadece hayatımın içinde bulunabilirim.”O akşam yeni bir şey öğrenmedim, kimseye bir şey öğretmedim. Yalnızca oradaydım. Köklerim toprakta, saçlarım rüzgarda, dallarımda küçük bir kuş…
Belki yarın yine eski fırtınaları hatırlayacaktım. Belki kuşlarım aynı hüzünlü şarkıları söyleyecekti.
Ama bugün yalnızca bir ıhlamurdum.
Ve ilk kez, bu kadarı yeterliydi.



