28 Aralık 2025

Saklambaç

Önüm arkam sağım solum…
Saklanmayan ben miyim şimdi artık?

Geçenlerde İstanbul’un kokuşmuş sokaklarını içime çekerken amaçsızca dolaşıyordum. Kendimi yüzeyde tutmaya çalışıyordum ama sakladığım duygular, dinlediğim müziklerden güç alıp kendilerini hatırlatmakta ısrarcıydı. “Tamam,” dedim, “hazırım.” Bugün duyguların beni nereye götüreceğini düşünmeyi kabul ettim.

Her şeyi o kadar akademik planlamaya alışmışım ki, kendime uygunluk vermenin beni gerçekten dile getirebileceğine inanmışım. O işler öyle olmuyordu ama.

Unutmuşum.

Bazı şeyler için acı gerekiyordu. Biraz da hatırlamak. Hatırlamak içinse, günümüz deyimiyle, tetiklenmek. Bazen bir görsel, bazen bir koku, bazen de bir ses yetiyordu buna.

Sağıma soluma bakınırken, zaten seyrek olan kalabalığın içinde gözden kaçması zor bir manzarayla karşılaştım. Sırtları bana dönük iki insan, denizi izliyordu. Yan yana oturuyorlardı. Kadının, kendisinden daha zayıf ve güçsüz görünen erkeğe sarıldığını, başını okşadığını gördüm. Beş saniyeden fazla sürmedi bu sahne ama içimde bıraktığı iz çok daha uzun sürdü.

Derinden etkilendim.

Ne vardı bunda?

Bu şefkat duygusuna yabancı değildim. Hatta özverili yanımla oldukça tanıdıktı. Ama bu şefkate gerçekten ihtiyacı olan kişi olarak orada durabilmek, yadırgamadan kabul edebilmek, savunmasız kalabilmek… Kendini, karşındakinin eylemine öylece bırakabilmek bana imkânsız geliyordu. Ve tam da bu yüzden, o an bu durum iştahımı fazlasıyla kabarttı.

Güçsüz görünme ihtimali bana çok uzak. Aynaya kendine bakan bir insan da değilim zaten. Baksam belki “ya sen nesin?” diyeceğim. Bütün bunların sebebi, asla tasvip etmesem de çoğu arkadaşıma itiraf ettiğim o kibir. Orada, başını yaslayan kişinin ben olma düşüncesi bile kalbimi titretiyor. Hemen uzaklaşıyorum bu histen. Kuş gibi hafif olma ihtimalinden.

Bu iştaha odaklanmadan bir dakika öncesine kadar “burası dünya, bu kadar işte” diyordum. Ağaçlar, deniz, kediler… Hislerimi yatay hareketimi bozmayacak şekilde zapt etmiş, kendimi sarsılmamak üzerine dondurmuş, geleceği hesaplıyordum.

Saklambaç hep en güvenlisi geldi bana. Çocukken de öyleydi. Oyunu kazanmaya çalışmaz, saklandığım yerden çıkmazdım. Bir şeyler her iki taraf için de yarım kalırdı. Sonra da unutur giderdik.

O gün de fazla düşünmeden çalma listeme hızlı şarkılar ekledim, yoluma devam ettim. Kalabalığa karıştım.

Ama o günden beri içimde sancılanan, kendini göstermeye çalışan bir benlik oyunumu bozmaya çalışıyor. Susturamadıkça, iki yıl önce susturduğum kalemime geri döndüm. Güzel bir noktaya geldiğimi hissediyorum. Bir şeylere bakmak değil, gerçekten görmek… Varoluşumuzun izlerini yaratmak için ilk hamle bu. Sonrası ise kişinin kendisinde bitiyor.

Karar vermek gerekiyor:
Hayatı yaşamak mı, yoksa hayatı geçirmek mi?

Ben ikisini de deneyimlemiş, konforu için ikinciyi seçmiş biri olarak bunun dünyaya geliş sebebimi sadece ertelediğini hissediyorum.

12 Ağustos 2023

Meteor Yağmuru

Ağustos'un havalı bir günündeyim. Yok mecazı niyazı baya püfür püfür. Elimde limonunu sevdiğim kız birası. Ya cidden insan yalnızken neden çakır keyf olmaz? Kendimi hemen cevaplıyorum. Kendi kendine konuşmuyorsun da ondan. Hatta kendi kendine kavga edemiyorsun. Ben güzel kavga
ediyormuşum meğerse. Bundan bi 4 sene önce fark ettim. Hayatımın en can alıcı yürek hoplatan kavgalarını verdim. Yahu ne güzeldi. Hele üstüne içilen o limonlular. Onların bütünlemesi tamlaması itişmesi kakışması. 

Bence kavgaya dahil olan her iki tarafta kazanır. Kendine bu kadar yaklaşabildiğin, kendini savunabildiğin tek yer tartışmaların zirvesidir çünkü. Başka zaman kendini düşünmezsin bu kadar bak. Etrafında her şeyi hoş gören seni her şeyinle seven insanların olması büyük bi şans yalanına kanmayın derim. Beni dinleyin ve bir şeyi dibine kadar savunun. Fikir kabul edilebilir olmasa bile bu dünyada tek bir doğru olmayacağı için fikrin zamanla üstüne dikilmiş bambaşka tarz yaratacaktır. Şu "aynenci dünya"da bir fikrinin olması ve onu savunabileceğin cümlelerin olması kadar imza yaratacak başka bir tavır tanımıyorum.

Ve bu şekilde sevilmek.. Bu şekilde sayılmak, birinin seni çatık kaşlarının üstünden öpmesi..

Bir kere deneyin derim.


Bugün meteor yağmuru var. Oturdum bekliyorum. Biri taş atsın da çıkarayım içimdeki o sevimli avukatı. 

Özledim içime hapsettiğim huysuz ve tatlı kadını. 

Şerefine diyorum güzelim, bu taşlar çatık kaşlarının tam üstüne değsin.



28 Temmuz 2023

Açılış: Venüs Retrosu Seni Yeneceğim

 HeLLoo !!

Kendime yıldızların altında yeni bir yer hazırlamış, üzerinde mırıldanmış ve patilerimle yumuşatmış bulunmaktayım.

Antidepresanım ah neredeydin !

Bi yol bulur çıkarız dimi bu Venüs retrosundan?

Bence yalnızlık en zayıf noktamız değildir. Hem öyle olsa bile yalnızken bunu kimse sallamaz zaten. 


Kolay olacak biliyorum. Söz veriyorum.

Işığım rutin hayatımın karanlığına yenilmeyecek.

Biraz heyecan biraz daha heyecan hepsi bu ...

29 Eylül 2020

Sararırken Yapraklar

Uyanış.. Bir filizin çiçeklenmesi bir kuşun yumurtasını kırıp dünyaya seslendiği o ilk an.. Basit ama etkileyicibir düzen.. Sarıp gider mucizevi şeyler gönlümüzü. Sonra birbirini tekrar eden tüm mucizeler bir ezbere dönüşür. Ne değerli ne değersiz ayırdına varamazsın...
Ben bugün uyandım. Tutuşmuştu yavaştan tüm yapraklar uçlarından. Bu doğanın verdiği ince bir mesaj olmalı. Bak bende uyandım.. Yandım, tutuştum, renk değiştirdim. Bir kaç gün sonra çırılçıplak kalacağım. En şeffaf halimle göklere uzanacak dallarım. Kimseden gizlisi saklısı olmayan oyuklarımla yine dimdik ayakta duracağım. Her gün önümden geçen insanların ezberi olacağım. Sonrasında alışacağım bu duruma. Bir yağmurun beni ıslatmasıyla uyanacağım yeni bir mevsime, yine bir düşün umuduna kapılarak. Yeşerecegim hatta. Bir sonraki sebebimin gerçekliğini sorgulamadan ama umut ederek, yine kanacağım rüzgarın tınısına. Biliyor musun kanmak çok güzel. Orada her duygu güzel rüyalara gebe.

Hiç korkma. Gerçeklik aslında senin rüyalarında saklı. Nasıl bu dünya kendi seçimlerini insanın yüzüne tokat gibi çarpsa da rüyaların onları korur. Sığın, yaşa, kokla. Orada gördüğün her şey senin gerçeğin aslında. Düşünme. Bırak tutuşsun yaprakların. Hep kendinin arkasında ol. Dallanıp budaklan. Korkma, bu uyanış da her mucize gibi birilerinin ezberi olacak. Ama seni sana en temiz halinle geri verecek. 

22 Nisan 2020

".. çünkü sırf güneş geceyi sevmedi diye ay doğmayı bırakmaz"



Geceyi severdi, küçük balkon kuşu. Balkonunda ışıkların şımarık oyunlarını izler, geleceğe dair hikayeler yazardı. Aslında geçmişine dair yazacağı çok fazla şey olmasına rağmen hafızası asla iyi olmadığı için geleceğe, yeniliğe açardı kalemini. O zamanlar fark etmiyordu ama geçmişle tüm bağını koparmayı başaran bir süper güce sahipti. İlk başlarda farkında değildi bunun, farkında olmaya başladığında kendi yüzüne ne kadar nankör olduğunu söyleyip vurup kafayı yatardı.  Uyku tutmazdı geceleri, kendine kızardı, -Nasıl yapıyordu bunu? insan hiç geçmişini unuturmuydu? Arkasında ne vardı bu şımarıklığın? Kim yardım ediyordu?- asla anlayamamıştı. 



Nankörlük gibi gözüken bu gücün lehine işlediğini  çok sonradan 30 lu yaşlarına bastığında anlayacaktı.


Geceye kavuşma hissi, her biten gün sonrasında güven yüklüyordu - güya güçlü olan- kalbine. Onu tek rahatsız eden şey güneşin batarken gösterdiği kör edici kızılıydı. Evrenin en parlak yıldızının, güneşin, ışıkları kapatınca havası sönen geceyle bir derdi vardı belli ki. Yan apartmanın çatısına güle oynaya yaklaşıp hızlıca batarken, tüm hıncıyla sızlatıyordu içini bizim küçüğün.. Her batışta ağlamaklı oluyordu, terk edilmişliği hatırlatıyordu ona güneşin çatının arkasından kayboluşu. İlk terk edilişini.. Hiçliğini, görünmezliğini, amaçsızlığını ve bir günün daha ne kadar boş geçtiği dank ediyordu kafasına.  Bazen bu ana şahit olmamak için öğlenden geceye kadar uyurdu. İyi hissettirmeyen anlardan kaçmayı çok iyi başarırdı. Belki de hafızası bu yüzden onunla birlikte değildi. O evreyi uykuyla atlatıp çok sevdiği ay ışığına kavuşunca yine geleceğe dair düşlerini coştururdu. Mesela baktı ki çok sevdiği ama ilerde canını yakacağını bildiği bir şey girdi hayatına, alay ederdi o şey her ne ise ve onu gururla yenerdi. Yine en sonunda kendinden uzaklaştırmayı başarırdı. Kendince çok akıllıca bulduğu bu kurtuluş yöntemiyle kazandığı zaferden sonra yine k.çının üstüne oturup aptalca üzülürdü.  



Sahi ne zaman keşfetmişti bu yöntemi? Bazı şeyler o kadar fluyduki...



Kendini kurtarış hikayelerinin her birinde yeni bir özelliği ile tanışırdı. Bazen severdi bu yeni özelliğini, kimsenin canını yakmadan kaçış fikirlerini gururla savunurdu. Bazen de kendisini tanıyamaz, acımasızlığından utanırdı. Ama bu utançtan daha kötüsünün çaresizlik olduğunu düşünüp kendini affederdi.

  -Bir yerde okumuştum bir insan ne yapmış olursa olsun kendisini 8 saatin sonunda affedermiş, çünkü bir tek kendisini arkasında bırakıp gidemez insan .- 

Çaresizlik kötü, çok kötüdür. Bilen bilir. Dibi uçsuz bucaksız bir çaresizlik, tüm umutları gölgede bırakacak kadar güçlüdür. Umut için ise zehirdir derler böyle zamanlarda. Umut çaresizlik ateşinin körükleyicisidir. Çünkü neyi umut edersen aslında o şeyin olmayacağını bilirsin; ya kuyunun dibindedir, bilinmezlik, karanlık, yerçekiminin verdiği inanılmaz güven seni caydırır uzanıp erişemezsin; ya da sen diptesindir, umut, yukarıdan gelip taşların arasından sızan yalancı bir gün ışığıdır ve sadece kandırır, şanslıysan kandırıldığını anlayıp yoluna bakarsın.

Şimdi o küçük  balkon kuşu büyüdü ve boş umutlara sarılan, güneşin parlatan filtresiyle sahte fotoğraflar çeken, yerçekiminin verdiği yalancı güvene kanıp sıradan bir hayat yaşayan, belirli günler ve haftalar kitabına göre karşısındakini önemli hissettirmeye çalışan insanlardan korudu kendisini. Samimiyetsiz hislerden, seçimlerden, yaşantılardan sıyrılarak ilerledi yoluna.  Hiçbir şeyi seçmedi, önüne geldiği gibi yaşadı ama  bir şeyi beceremedi, hafızasını sağlamlaştırmayı. Hissetmedi belkide, hep savunduğu motto doğru çıktı sanırım, Her anı, bir gün hafızada silinir geriye tek bir şey kalır, nasıl hissettirdiği. Bu aralar hissettikleri ise onu 4 sene önce balkonunda unuttuğu ay ışığına götürdü. Güneş geceyi hala sevmiyordu ama ay doğmayı bırakmamıştı, hala bıraktığı yerdeydi ve yine sakindi, yol göstericiydi. . Anlattım ona her şeyi. Ne halde gittim, nasıl sevdim, neden bir başıma kaldım, ne halde döndüm bıraktığım yere. Sonra eğildim önünde ve bundan sonrası için yalnızca dinginlik diledim.



Başlık: Muhteşem parça * Şanışer - Ne için Yaşıyorum




18 Nisan 2020

Nasıl gidilir?

Toprak olup da gidersin arkanda bıraktıklarının gözyaşı olur, o gözyaşlarıyla yeniden yeşerirsin.. Umut olursun, anı olursun, yeri gelir örnek olursun, gururunla gidersin.

Bi an gelir hiç arkana bakmadan gidersin, çarptığın kapının sesini bile duymadan, hissetmeden. En güzeli budur giden için, acısızdır, bomboş bir sayfa çoktan açılmıştır ve yeni kaleminin mürekkebine kavuşmayı bekliyordur.

Bazen de son kez gözlerine bile bakamadan gidersin.. Gitmek istemeyerek, yüreğini bırakarak gidersin. Geçmişini hiç tanımadığın, geleceği sana ait olmayan birini karanlıktan aydınlığa emanet ederek gidersin. Kendinden bile sakındığın her anını başka bir kalbe bırakarak gidersin. Buruk kalır ve hep buruk kalacaktır sol tarafın. Ama korkmazsın geride bıraktığının ne halde kalacağından. Çünkü zaten hiç var olmadığın bir yerden gitmenin acısını yine kendin çekeceksindir. 

Kolay değildir hiçbir gidiş, geri dönüşü de olmamalıdır. Çünkü birinden veya bir yerden gidişin hayattaki duruşunun en önemli göstergesidir. Hele ki karşındaki dünyada nesli tükenmekte olan naif insanlardansa ve gönlü gökyüzü kadarsa sorumluluğun daha da fazladır bu eylemde.  

Yavaş yavaş hissettirmeden, ama bir o kadar unutturarak.. Her gidişin acımasızlık olmadığını, zamanında verilen doğru bir radikal kararın günü geldiğinde bir çocuğun gülümsemesinden "şükür" olarak yansıyacak oluşunu anlatarak, üstüne düşeni yaparak gitmelisin işte..



17 Nisan 2020

Emanet bir can

Çanakkale 2014
Kayıp..

Bir  insan hep mi kayıp olur gündüzleri..

Geceleri göz kapaklarının arasında kendisini bulmaya da çok yaklaşır halbuki..

Ne acı..

Ne kadar acı yaşarsan yaşa şükretmeyi öğrenememek..

Hep bir zorluk seviyesi açılıyor sanki seneler geçerken..


Kırbaç gibi vuruyor ciğerlerime aldığım nefesler. Bazen de alamadıklarımın hayali kabusum oluyor kırbaçlıyor beni rüyalarımda..



Kendimi bensiz büyüttüm senelerce. Dile kolay 30 yıl. Hep içimde emanet bir can var gibi. Yemeğini verdim suyunu verdim, aksatmadım uykusunu. Tek bir şey çaldım ondan.. Yastığa başını koyup gözlerini kapadığı o "an"ı

Şimdi ondan aldığım o minik anlar için vicdanımı tekmeliyorum. Çok kısa da olsa mantığım eşlik ediyor bana kendime bunu yaparken.. Zaten mantığımın işi bu, öz eleştiri makinası, kural manyağı, terminatör. Ruhsuz. Ve daha ne kadar kötü sıfat varsa hepsi onun peşine takılabilir umrumda değil.

İnsan kendisinin sahibidir derler. Ben hiç sahip olamadım kendime. Bir sahip olsam, ah ne büyük bi nimettir.

Şimdi düşünüyorum. Yani saçmalıyorum kendimce işte. Hangisi gerçek "ben"im ?

O minik anlarda tanımaya çalıştığım küçük kırmızı şapkalı kız çocuğu mu? Sürekli maviye koşan, ağzına geleni söyleyen, hesapsızca seven, karşılığını almazsa arkasında bırakıp yine maviye koşan.. Hep koşan ama hiç yorulmayan.. Yoksa gün akarken kargaşanın içinde kaybolan o çürük dönemin yapay medeniyetini yüklenmiş dik duruşlu ama artık çizgilerini saklayamayan o yorgun kadın mı?

Hayır, ikisi birden tek bir bedene sığamaz asla. İkisi de o kadar farklı ki birbirinden. Bir yerde birleşmiyorlar ve hiç birleşemeyecekler sanırım.

Bunun için özel bir çabam da olmayacak. Çünkü kız çocukları bu dünyanın en kıymetli inci taneleridir ve daima korunmalıdır.

Bir türlü ızdırabını sevemediğim kendimin bir gün maviliklere ulaşması dileğiyle..

5 Eylül 2016

Bulantı



Çok ucuza gidiyor bakışlarım, ufacık bir ışığa takılı kalıyor aklım ve uçuşuyor kelimeler..

İçimde karanlığın adımları, damarlarımı sarıyor sessiz çığlıkları..

Hiç de kolay kurtulamadığım, canımı yakan çığlıklar boğazımda düğümleniyor..


"Sebep?" diyor uzaktan bir ses. Sesin sahibini sorarsanız çok iyi niyetli, o kadar iyi niyetli ki özendiriyor kendisine.  Kalabalık içinde uyuklayan bir kedi gibi ve kalabalık içerisinden; anlarmış gibi yaptığı ama asla anlayamayacağı bir soluğun sesini duymak için soruyor. Sebep ne kahrolası!?

***

Küçüktüm, ortaokul çağı falandı. Her zaman gittiğim, rotasını beynime kodladığım kocaman bir mekandaydım. Atlıkarıncası da vardı. Nasıl sahil kasabasında denize çıkan yolu takip edersin kaybolmamak için, heh işte öyleydi o atlıkarınca katı da, kaybolmasın diye çocuklar orada öylece duruyordu. Çok güveniyordum kendime kaybolmam diye çünkü ne olursa olsun atlıkarıncanın oradaki kapıdan çıkacaktım..
Biraz oyalan demişlerdi bana ablalarım, biz seni buluruz birazdan..

Sonrası büyük bir bulantı..

Şimdi bile hayal meyal hatırlarım.. Büyük bir kafa bulantısı yaşadım merdivenlerden aşağı inerken. Bulantının etkisiyle tekrar çıktım o merdivenleri. Sanki mekanda değilde kafamın içinde yürüyordum bir aşağı bir yukarı. Buğulanmıştı insanlar gözümde. Ama kalabalıklardı. Grup şeklinde olduklarını anlayabilecek kadar görüyordum. Bulantının sebebini hiç anlayamamıştım ta ki Gregor Samsa'yla tanışana kadar.


***

Hep kayboluyorum aklımın içinde, çoğu zaman saklıyorum bunu, ama gücüm tükeniyor biliyorum.
Gölgeyim kendi çemberimin içinde. Küçük ama rengarenk bir çember düşünün, hiç ait olamadığım birsürü sevimli insan var içeride. Ne zaman ortaya çıksam somut şekilde, ufacık zamanlarını alıp gölge oluyorum birden bire.

Kimse üstüne alınmaz kayboluşumu. Çünkü öyle bir çemberdir ki bu herkes sadece kendinden sorumludur ve vefa gönüldendir güven ise sorgulanmayacak kadar sağlamdır. İşte içerideki bu insanlar o kadar güzeldirler ki hepsinin tadı damağımda kalır, coşkum boğazımdaki düğüme baskı yapana kadar çekerim içime kokularını. Keşke hiç gitmesem kalsam, kalabilsem yanlarında. Keşke bulanmasam karanlığıma..

***

Sebep bana çok yakın ama onu yakalamamak için ellerimi sıkı sıkı bağlıyorum birbirine, inatla ve kuvvetle.

Çünkü;

Anlamak, anlatmaktan mümkansız..


Bilsin istedim.



Işığınızı hiç kaybetmediğiniz güzel günleriniz olsun.

Dilerim.

12 Mart 2016

Kasım'dan Sonra...



Karanlıktı şehir, yağmursuz, sığ ve karanlık. Masumiyet, vapura yetişirmiş gibi yapıp gerisinde kalan ukala martılara dönmüştü yüzünü. Çok daha temiz bir şeyi kıyıda bırakmış, sert bir dalganın yalanına kanmıştı. İşte yine o özgür martılar kazanmaya başlamıştı. Kahkahaları çok uzaklardan gelip kıyıda kalanların rüyalarına vuruyordu şimdi. İyi mi oluyordu böyle, geride kalanın rüyalarını da çalmak? Son radde olmalıydı bu diye düşündü güvercin ya da kelimeleri zift ile karalamak son çaresiydi bu hırslı martıların.

Şimdi öyle bir noktada ki benim kıyıda kalan güvercinim, sahteliğin içinde anlamını yitirirken, benliğinin hangi sınıra doğru yola çıktığından habersiz. Sınırlarını keşfederken, gücünün neye yetebileceğini bile bilmiyor. Kendisi hakkında bildiği tek şey, büyük ve dayanıklı kanatlarla dünyaya getirilmemiş olmasıydı. Ama buna rağmen idare etmeyi, iradesini savunmasını çok iyi beceriyordu. Belki de bu sebepten, sırf bu görünen gücü yüzünden bazılarının sinirine dokunuyordu. Oysa sadece kendine yetmeyi hedeflemişti, kendi yoluna ışık olacaktı. Hayatı boyunca bir şeyi hesaplayamamıştı, aynalara olan korkusu, sosyal benliğinin başka gözlerden yaradılışına sebep olmuştu. Hal böyle olunca, kendi benliğini pis hesaplara kurban etmiş ve acınası bir şekilde bunun hala farkında bile değildi.

Yumurtasını kırıp gözlerini açtığında güneşin hafiften sızan ışığı karışmıştı yeşiline, bir de en afillisinden göz kırpmıştı Mayıs'ın en güzel gününe. Oysa şimdi, hala bir türlü yakamızı bırakmayan kış, hepten çalmıştı güzelim yeşilini, üstüne de dünyanın en sıkıcı, kasvet kokan kahverengisini bırakmıştı yerine. Susuz kalmıştı şehir geçtiğimiz Kasım sonrasında, sıkıcı ve baskı altındaydı. Sürekli uykuya dönük yüzler, gözlerden akmayan yaşlarla kaybolmuş kelimeler, susturucu görevini üstlenmiş şehrin gürültüsüyle birlik olup duyguları yatağın altına terk ettiren sanallık.. Yoksa 27 sendromu bu muydu? Aslında bakılırsa bir güvercin için 27 çok sonrasıydı hatta büyük ihtimal ulaşamayacağı kadar uzağındaydı..

Ne zaman benim güvercini düşünsem umutla dolu cümlelere kaçırma vaktidir derim şu nazlı kelimeleri. Bu kuş parçası inanmıyor da olsa umut hala vardır kim bilir? Birgün kelimeler geri gelir, yağmur yağmasa da gelir belki yine duygular, mucizevidir ne de olsa dimi hayat? Sıradan geçen bir günün ardından yine huzuru tek bulabildiği yere, evine geri dönme vaktidir şimdi güvercinin. Martıların sahte kahkahasından, çalınan rüyalarından kendine pay çıkararak, usulca yönünü belirler ve güzel bir kalkış yapar, şansı yine yolunda ilerlerken bulacaktır onu. Rüzgar desteğini yine esirgemeyecektir.

Tek inandığı şeyi tekrar eder ilerlerken; dünyanın en iyi kanatlarına sahip olmasa da onu evine kadar götürebilecek kanatları olduğu sürece umudunu asla yitirmeyecektir.

30 Kasım 2015

Sokrates'in Savunması'na Bir Bakış


Sokrates’in Savunması’nı okurken onun yola çıktığı noktada buldum kendimi; çağın düzensizliği ve bozukluğu içinde insanların konuşmalarında eksik etmedikleri ahlak, erdem, ölçülülük, cesaret gibi kavramları ne kadar anlıyor ve ne kadar biliyorlar diye düşünmeye başladım. Emin değildim. Emin olmamı sağlayacak, bir bilgelik, erdemin ve adaletin olduğu bir ortamda insanı sarıp sarmalayacağını düşündüğüm bir iyilik hali hissetmiyorum. Kavramlar kullanmaya devam ediliyorsa, bu çağa kadar aynı soru nasıl gelmiş olabilir?

Kavramla kalıcılar, duruyorlar ve kullanılıyorlar fakat Sokrates’in sorup da cevap alamadığı gibi bugün de bilerek kullandıklarından hiç emin olmadığımı gördüm. Başka kitaplara başvurdum. Afşar Timuçin’in felsefe sözlüğü olmak üzere çeşitli kaynaklardan yararlanarak Sokrates’in Savunması hakkında detayları araştırdım.

Sokrates, Meletos, Anytos ve Lykon tarafından gençlere, toplumsal düzen tarafından kabul edilmiş doğruluktan ayrılmasına teşvik edici dersler vermesi, onlara dinsizlik aşılaması gibi suçlamalar sonucunda kanun karşısına yargılanmak üzere çıkarılmıştır. Sokrates, bu yargılanma sürecinde, suçlamalara karşı kendisini, yaşanmışlıklarından örnekler verdiği sağlam bir savunma konuşması ile açıklamaya çalışmıştır. Hayatı boyunca arkasında yazılı bir metin bırakmayan Sokrates hakikati arama yolunda kurduğu diyaloglar ile tanınmış ve kendisine uygun görmediği “bilge” adıyla geçmişten günümüze dek adıyla anılmıştır. Sokrates’in öğrencisi olan Eflatun (Platon) ise Sokrates’in bu savunmasını yazıya dökerek, onun yarattığı bu felsefeyi günümüze kadar getirmeyi sağlamıştır. İnce bir kitap halinde bulunan Sokrates’in savunması felsefenin temel taşlarından birini oluşturmaktadır.

Sokrates’in savunması üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde kendisine yeni ve eski olmak üzere yöneltilen suçlar üzerinde analiz yapmakta ve kendisine karşı kinle dolu insanların suçlamalarını çelişkide bırakacak güçlü konuşmalar gerçekleştirmektedir. İkinci bölümde ise kendisine verilen cezanın onaylanması üzerine kendisine karşı olanlara ve kendi tarafında olanlara alınan karar ve ölüm hakkında bazı açıklamalar yapmıştır. Ölüm hakkında yaptığı açıklamalarda hakikatin savunucusu olduğu yönünde bir tavır sergilemiştir. Son sözlerini söylediği üçüncü bölümde ise düşüncelerini bizzat yargıçlara yöneltmiş, bir yandan kanunların üstünlüğünü kabul eder ifadelerde bulunurken bir yandan yargıçların kendisinin ölümü hakkındaki kararını tepetaklak edecek açıklamalarda bulunmuştur. 


Bölüm I

Sokrates Atinalılara hitap ettiği bu bölüme, kendisine yöneltilen suçlamalara genel bir yorum yaparak başlar. Kendisine yöneltilen suçlamalar karşısında yapacağı savunmayı “gölgelerle çarpışmak” olarak adlandırmaktadır. Çünkü Sokrates bu suçlamaları duyduğunda kendini bile unutacak kadar kendisi ile alakalı olmadığını düşünmektedir. Ama ne var ki asılsız suçlamalar, suçlamaları yapan kişilerin şöhretinin yardımıyla ve devletin çıkarlarına ters düşmesinden aldığı destekle Atina halkı ve senatosu tarafından körü körüne kabul edilmişlerdir. Gölgeler ile çarpışacağını bile bile suçlamaların üzerine dik bir duruş ile gider ve bu iftiraları ortaya çıkaranları şaşırtacak güçte sorgulamaya başlar.

Sokrates ilk olarak suçlamaların eskiden gelen kesimi ile ilgilenir. Anytos ve arkadaşları bu iftiraları atan o “eski” kesimin içerisinde yer almaktadırlar. Sokrates Anytos ve arkadaşlarını diğer suçlayanlardan ve kendisine öfke dolu olan insanlardan daha tehlikeli bulmaktadır. Bunun böyle olmasının nedeni Anytos ve aradaşlarının, Atina’ya belki daha da fazla kişiye Sokrates’in bir bilge olduğuna inandırmalarıdır. Sokrates’in sorgulayarak hakikatin ve bilgeliğin peşine düşmesi, kendisini bilge sanan insanların gerçek yüzünü ortaya çıkarması Anytos gibiler tarafından bilginin Sokrates’in içinde olduğuna yönelik söylentileri oluşturmuştur.

Sokrates “Bildiğim bir şey varsa; o da hiç bir şey bilmediğimdir.” sözü ile bilinen bir felsefecidir. Savunmasında bilgiyi bulana dek devlet adamları, şairler ve ustalara kadar şöhretli kişilerle kurduğu diyaloglardan bahsetmiştir. Özellikle şairlerin o muhteşem mısralarının anlamları hakkında yaptıkları diyaloglarda, şairin cümlelerinin sadece bir görüntüden ibaret olduğunu anlayarak hayal kırıklığına uğramış ve şairlerde bilginin bulunmadığına yönelik düşünceleri oluşmaya başlamıştır. Şairlerin bilgilerinin içgüdü ile Tanrıdan ilham alarak o satırları yazdığını gören Sokrates, kendisinin onlardan daha bilgin olduğunu düşünmüştür. Çünkü Sokrates en azından bir şey bilmediğinin bilgisine sahipti fakat şairler bunun bilgisinde olmamakla kalmıyor, bilginin kendilerinde var olduğuna inanıyorlardı. Sokrates son olarak ustalara gidip onlar ile konuştuğunda, onların bilgiye sahip olduklarını görmüştür. Ama ne yazıkki yaptıkları işin bilgisine sahip ustaların, kendi alanları dışında tüm bilgiye sahip olabileceğine dair görüşlerinin varlığı, Sokrates’e göre onların bilgeliğini gölgede bırakmaktadır.

Sokrates sorgulama gücü yüksek bir felsefecidir. Onun başlı başına bir akım yaratmasındaki en önemli neden soru sorma konusundaki yeteneğidir. Birkaç kaynaktan araştırmalarım sonucunda Sokrates’in soruları yönelttikten sonra cevabı vermediği, cevabı bulmaya yönelik ipuçları verdiği ve yeni sorular sorduğuna yönelik bilgilere rastladım. Ayrıca Sokrates bu yeteneğini Tanrı’nın ona buyurduğu bir görev neticesinde kullandığını savunmaktadır. Savunmasında bahsettiği “Tanrı’ya hizmet edeyim derken yoksul kaldım.” cümlesi de bu düşünceyi destekler niteliktedir.

Sokrates’in, verdiği bilgi karşılığında belli miktar para alan insanlara karşı büyük bir tepkisi vardır. Özellikle bu kişilerin ve bu kişilere para veren halkın üzerine gider ve bilginin gerçekten var olup olmadığını sınar. Eğer ortada paraya değer bilginin varlığını düşünürse bu bilginin muhteşem büyüklükte bir bilgi olması gerektiğini savunur. Fakat bu yüksek bilginin bilinmesine yönelik pek inancı yoktur. Sokrates’in bu yönde varolan düşüncelerine baktığımızda şunu elde etmekteyiz; bilgi, karşılığında para alınmaksızın, bir görev olarak ve Tanrı’ya hizmet amaçlı paylaşılmalıdır.

Suçlamaların geldiği ikinci kesime yönelik açıklamalarının bulunduğu bölüme geçiyor Sokrates. Burada adına sıkça rastladığımız Meletos, Sokrates’i dinsizlikle ve gençleri doğru yoldan ayırıcı bilgiler vermekle suçlamaktadır. Sokrates, Meletos ile kurduğu diyalogda sıkça gençlere kimin terbiye verdiği üzerine sorular sormaktadır. Meletos, Sokrates’in sorduğu sorulara verdiği yanıtlar ile esas iftiraları arasında çelişkiye düşmektedir.

“Meletos, iyilerin yanlarındakilere iyilik, kötülerin ise kötülük ettiği, şu genç yaşında bildiğin bir gerçek ise, ben bu yaşımda birlikte yaşamak zorunda olduğum kimseyi doğru yoldan ayırırsam, ondan bana zarar geleceğini bilmeyecek kadar karalık ve bilgisizlik içinde miyim? Buna ne beni inandırabilirsin ne de başkalarını.”

Sokrates’in bu sorusu Meletos’un gençleri kötü yola teşvik ettiğini kapsayan suçlamalarına akılcı bir soru sorarak onu büyük bir çelişkiye sürüklemiştir. Sorunun altında yatan anlam ise Sokrates’in toplum yararını ve toplum bütünlüğünü sağlamaya yönelik olumlu düşüncelerini temsil etmektedir.

Meletos’un diğer bir iftirasına yani Sokrates’in “dinsiz” ve “Tanrılara inanmayan” bir insan oluşuna gelince sıra, Sokrates bir önceki iftiraya karşılık kullandığı yöntemle Meletos’un düşüncelerini çelişkiye sokarak karanlık bir kuyuya gömüyor. Buna rağmen Meletos ve Anytos gibi insanların suçlamalarını geri çekmediği ve iftiralarına körü körüne bağlandıklarını görmekteyiz. Sokrates sonucun bu şekilde olacağını tahmin ettiğini “gölgelerle çarpışmayı” kabul edişinden itibaren anlayabiliyoruz. Sokrates bu yüzden kendisini yok edecek olan şeyin bu insanlar değil, iftira ve çekememezlik oluşuna inanmaktadır.

Bölümün sonlarına gelirken Sokrates’in “at sineği” ile kendisi arasında bir benzeşim kurması savunma içerisinde vurgusu en yüksek bölümlerden biridir. Bu benzeşimi şu cümleler ile ifade eder Sokrates:

“Ben Tanrı tarafından devletin başına musallat edilen bir at sineğiyim. Ben her gün heryerde sizi dürten birisiyim. Benim gibi bir kimseyi kolay kolay bulamayacaksınız. Kendinizi benden yoksun bırakmamanızı tavsiye ederim. Tanrı size acıyıp başka bir at sineği yollayıncaya kadar hayatınızın geri kalanında uykuya dalacaksınız.”

Kendisi ile at sineği arasında benzeşim kuran Sokrates, Atina’yı da cins ve uyuşuk bir ata benzetmektedir. Eğer Sokrates bu şekilde yok olmaya mahkum bırakıldı ise bunun nedeni Meletos ve Anytos gibi çıkarları uğruna hakikatten şaşan insanlar değil, uyuşuk at ile benzeştirilen halkın olaylara karşı aklı ve gözlerinin kör bakması olmuştur. Sokrates’in bu konuşmasında kendisi gibi, kendisinden sonra da at sineklerinin var olacağına dair cümleleri umudunun evrenselliğine işaret etmektedir. Sokrates’in düşüncesine göre halkı, doğruları görmek için uyandırmaya yönelik dürtme isteği var olduğu sürece, kendisi siyaset adamı olamayacaktır. Çünkü hak yolunda çalışan kişinin devlet adamı olması mümkün değildir. Sokrates’in yok edilmesine yönelik düşüncenin temeli de buradan gelir. O, özellikle gençlerin hakikate nasıl ulaşması gerektiğini, kandırmaya yönelik tavırların hangileri olduğunu özel bir ders vermeden göstermiştir. Bu durum ise yönetimin ve devletin çıkarlarına uygun düşmemektedir.


Bölüm II

Sokrates infazına yönelik çıkan karar için, bunu tahmin ettiğini söyler. Cezaya karşı gelmez ve affedilmek için asla boyun eğmez. Suçluların affedilmek uğruna ağlayıp yakarmalarını uygun görmez. Cezasını kendi seçmesi yönündeki karara da yaklaşımı farklıdır. Ne seçerse seçsin bunun bir ceza olduğunu yani mutlak bir“kötü” durumu seçeceğini düşünür. Fakat ölümün mutlak kötü bir şey olup olmadığı konusunda henüz bir gerçek kanıt yoktur. Hatta ölüm için iki yorum getirilmektedir. Bunlardan birinin kişiyi hiçliğe yönelttiği yorumu diğeri ise bu dünyadan başka bir dünyaya göç etme yorumudur. Sokrates’in ölüm hakkındaki yorumlarından, bundan korkmadığını, hatta göç edilen diğer dünyalar doğruları ve yanlışları savunanlara farklı şekilde sunuluyorsa bundan memnuniyet bile duyabileceğini anlamaktayız.
Sokrates susması doğrultusunda cezasının hafifletilmesi teklifine ise sıcak bakmamıştır. Susmayı ve bilgiyi aramaktan vazgeçisi Tanrıya karşı itaatsizlik olarak görmektedir. İşte tam bu esnada erdem üzerine önemli noktalara vurgu yapmıştır.

Sokrates’e göre bütün insanlar kendileriyle ilgili işlerinden önce tıpkı kendisinin de yaptığı erdemi ve bilgeliği aramalıdır. Bütün meselelerin, kendimizin ve başkalarının erdemi üzerine birçok tartışma yapılması gerektiğini, imtihansız bir hayatın yaşamaya değer bir hayat olmayacağını savunmaktadır. Sokrates erdem kelimesinden savunması boyunca sıkça bahsediyor. Sokrates erdemli bir birey oluşunu, ölüm kararına boyun eğmeyerek dik duruşuyla açıklamaktadır. Sokrates’e göre hakikat yolundan ayrılarak yaşanılan bir yaşam ölümden daha erdemsiz bir davranış olacaktır. Bu yüzden kendisini ölümün yüceliği fikrine inandırmaktadır.

Sokrates’in önem verdiği ve erdemli bir davranış olarak saydığı bir diğer konu da devletin yararına davranışlar sergilemektir. Bu konu üzerine şöyle der: “Devletin sırtından faydalanmamalı, devlete bakmalı.” Onun düşündüğü devlet algısı ile önünde yargılandığı devletin aynı olmadığını dik duruşuyla ayırt edebiliriz. Yukarıda da belirttiğim gibi Sokrates için toplum bütünlüğü ve devlet yararı çok önemlidir. Bunu verdiği örneklerden anlayabiliriz. Fakat tahammül edemediği durum, yani erdemsizlik saydığı durum, devletin sırtından geçinmek, ahlaksızlık ve çıkarcılık olmuştur.


Bölüm III

Sokrates son olarak davayı sürdüren yargıçlara yönelir ve bazı düşüncelerini aktarır. Kendini suçlayanların ve onlara inanların kötülüğün pençesinde olduklarına dair inancından bahseder. Kendisinin ölüm cezasını bu kişilerin hakikat tarafından çarptırıldığı kötülüğün ve hakszlığın cezasına çarptırılmasını daha erdemli görmektedir. Yargıçlara, çarptırıldığı ölüm cezası hakkında herhangi bir itiraz göstermemiştir, aksine beklenilenin dışında bir konuşma gerçekleştirmiştir. Yukarıda da değindiğim gibi Sokrates için devletin yararı çok önemlidir. Bu sebeple kanunlar ve Tanrı’lar neyi emrediyorsa onun gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Kanuna ve devlete özel bir saygısı vardır. Yasalar kendi açısından yanlış bile olsa duyduğu bu saygı dolayısıyla onların uygulanmasının gerekliliğine inanmaktadır. Sokrates’e göre herkesin hükmünü yasaya göre uygun şekilde vermek yargıcın en önemli görevidir. Yargıç, kendi bakış açısından mahkumun doğruluğunu bağışlamak istese bile bunu yapmamalıdır. Suçlu olan kişi ölüm cezasına çarptırıldığında bundan kurtulmak için türlü denemeler yapabilir. Bu durum Sokrates’in anlayamayacağı türden bir tavırdır, çünkü Sokrates ölümün orada atlatılmasının, tamamen ölümden kurtulmak gibi algılanmasını saçma bulur. Yani, kısaca Sokrates kanunların herkese eşit şekilde uygulanmasından yana bir tavır sergiler ve davasını Atinalılara ve Tanrı’ya bırakır. Baldıran zehrini içerek kendi değimiyle erdemli bir hayat yaşadığını kabul etmiş ve hayata veda etmiştir.


Aslıhan Göktuğ