17 Ekim 2026

Köklerinde saklı

Bugün uyandım. Yüz yetmişinci kez 35 yıldır yaşadığımı hatırlattım kendime.

Etrafı dinliyorum ve her gün olduğu gibi aynı uğultuda kaybolmayı bekliyorum. Çok fazla ses duyuyorum, yine hiçbirini tanımıyorum. Bu sefer farklı oluyor her şey sanki rutinden kayıyorum. Kahretsin. 

Şu ses nereden geliyor? Peki ya öteki?


Tuhaflıklar...

Hepsi birbirine benziyor. Sanki aynı şeyleri tekrar edip duruyorlar. Kırılmış dallarımı, savrulmuş yapraklarımı, çoktan dinmiş fırtınaları hatırlatıyorlar. Bunca sesin arasında nasıl bu kadar yalnız kalabildiğimi anlamıyorum.

Bir zamanlar da böyle kalabalık mıydı içim?

Hatırlıyorum, çok küçüktüm… yanımda kocaman bir meşe vardı. Ah, o meşe… Ne kadar yeşildi. O zaman da sesler vardı ama başka türlüydü. Meşenin dallarından gelen sesler berraktı. Her biri başka bir şey öğretirdi bana. Toprağı, güneşi, uzak ormanları… Meşe bilirdi. Bildiğini anlatır, bilmediğini merak ederdi. Ben de bütün yapraklarımla dinlerdim. Söyledikleri köklerime kadar inerdi.

Zamanla dallarımda kuşlar yaşamaya başladı. Kimisi şarkı söyler, kimisi durmadan sorular sorardı. Uzun, kıvırcık saçlarım rüzgarda savrulurken bir buklemden diğerine konarlardı. Hiçbiri birbirine benzemezdi ve ben hepsini tanırdım.

Yaşamaya ne kadar hevesliydim! Öğrenmek, anlamak, keşfetmek… Her sabah başka bir ihtimal vardı önümde.

Meşenin yanında korkmazdım. En sert rüzgarları kendi gövdesinde karşılarken güneşin bana ulaşmasına izin verirdi.

Meşenin büyüklüğü, benim küçük kalmamı gerektirmiyordu.

Sonra bir gün meşe devrildi.

Köklerime kadar sarsıntı hissettim.

Köklerinin bıraktığı boşluğu ve rüzgarın ilk kez bütün ağırlığıyla ince gövdeme çarpışını hatırlıyorum. Ne garip… Rüzgar aynı rüzgardı, ben aynı fidandım. Ama artık aramızda meşe yoktu.

Kuşlarım o gün susmadı, aksine daha çok öttüler. Korkuyorlardı, anlamaya çalışıyorlardı benim gibi. Bir ağaç nasıl devrilebilirdi? Bir daha gelmeyecek olmak ne demekti?

Sonra başka ağaçlar yaklaştı. Kimisi suyunu paylaştı, kimisi dallarını bana uzattı. Minnettardım. Ama zamanla kuşlarımın sesinden rahatsız olmaya başladılar.

“Çok ötüyorlar!” dediler. 

Şaşırdım. Benim kuşlarım hep böyleydi. Meşe varken kimseyi rahatsız etmeyen sesler, onun yokluğunda neden bu kadar fazla geliyordu?

Anlayamadım ama korktum. Ya bana su taşıyan ağaçlar da giderse? Ya köklerim tek başına tutunamazsa?

Bir gün kuşlarımdan birine sessiz olmasını söyledim. Sonra bir başkasına ve sonunda hepsine.

Ben kuşlarımı sevmediğim için susturmadım. Onları korumak için susturmam gerektiğini sandım. Çünkü bir zamanlar kendim olmaktan korkmazken artık kendim olursam yalnız kalacağımdan korkuyordum.

Yıllar geçti, büyüdüm. Gövdem kalınlaştı, köklerim derinleşti. Fırtınalara dayanmayı, başkalarına gölge olmayı öğrendim. Herkes güçlü olduğumu söyledi.

Ama içimde bir şeyler değişmişti.

Eskiden kuşlarım öğrendiklerini, merak ettiklerini anlatırlardı. Şimdiyse neden bir ağacın bana yüz çevirdiğini, bir başkasının neden dallarını uzak tuttuğunu konuşuyorlardı. Aynı sorular, aynı ihtimaller, aynı eski fırtınalar…

Artık rüzgar esmese de dallarım sallanıyordu. Bir yaprağım düştüğünde günlerce neden düştüğünü düşünüyordum. Oysa diğer yapraklarım hala yeşildi. Ama onları göremiyordum.

Nereye gitmişti bütün o merakım, yaşama isteğim? Yoksa meşe devrilirken benim bir parçamı da yanında mı götürmüştü?

Çevremdeki ağaçlara baktım. Kimisi rengarenk çiçekler açıyor, kimisi meyveleriyle ormanı besliyordu. Peki ben nasıl görünüyorum? Bir faydam var mıdır kendim olmamdan ötürü?

Bu düşüncelerle boğuşurken en saf haliyle küçük mavi forpus içimde henüz filizlenmemiş bir tohum olduğunu mırıldanıyordu. İnanmıştım, köklenirken bana bir şey verilmişti; bir yetenek, bir anlam, bir amaç…

Bunu düşünürken,içinden geçtiğim bütün mevsimlerin biteceğini ve içimde ne sakladığımı hiç öğrenemeyeceğim kaygısı taşıyordum.

Bu kaygıyla kendime yeni görevler verdim. Daha çok büyümeli, öğrenmeli, faydalı olmalıydım. Bunun için filizlendirdiğim her dalımda tatmin olacağım yerde gözüm uzatamadıklarımda kaldı.

Ve bir gün fark ettim: Bütün mevsimlerimi kendimi tamamlamaya çalışarak geçirirken yaşamayı unutmuştum.

Ne tuhaf… Bir ağaç bütün ömrünü nasıl bir ağaç olması gerektiğini düşünerek geçirebilir miydi?

Geçirebiliyormuş.

Ben geçirdim oradan biliyorum.

Günlerden 17 Ekim’di. Bu günün akşamı ilk kez hiçbir şey yapmadım. Bir yaprağım düştü, neden düştüğünü sorgulamadım. Hafif bir rüzgar esti, uzun kıvırcık saçlarımın arasından geçti.

Sonra bir koku duydum. Hafif, tanıdık, içimi ısıtan bir koku. Sahi nereden geliyordu?

Başka ağaçların çiçeklerini aradım. Sonra fark ettim. Koku benim dallarımdan geliyordu. Küçücük, gösterişsiz çiçekler açmıştım. Bir arı kondu, sonra bir başkası.

Ben bir ıhlamur ağacıymışım meğerse..

Bunca yıl bir meşenin gövdesine bakıp neden onun kadar güçlü olamadığımı düşünmüşüm. Oysa benim başka bir tabiatım varmış. Kalbe benzeyen yapraklarım, küçük çiçeklerim, kendime özgü bir kokum varmış.

Ben gösterişli olmak istemiyordum ya meğer yaradılışımdan geliyormuş.. Yanımdan geçen insanlar, gövdemdeki kuşlar yollarına devam ettiğinde içinde benden güzel bir şey taşısın isterim. Kokumla, çiçeklerimle, içlerini ısıtıp şifa olurken, belki zor günlerinde hatırlayacağı küçücük bir huzur olabilirim.

Ben insanların gözlerinde büyümek değil, ruhlarında güzel bir iz bırakmak isterdim.

Sonra durdum.

Yine kendimi başkalarına verebildiklerimle mi anlatıyordum? Kokumla, çiçeklerimle, beslediğim arılarla…

Peki ya kışın? Çiçeklerim döküldüğünde, kokum ormana yayılmadığında daha mı az ıhlamurdum?

Hayır. İlkbaharda da ıhlamurdum, kışın da. Yapraklarım döküldüğünde köklerim yok olmuyordu.

Bir meşe olmak zorunda değildim. Ama her mevsim güzel kokan bir ıhlamur olmak zorunda da değildim.

Bir sessizlik…

Sonra saçlarımın arasında bir kuş öttü. Sesini tanıdım. Meşenin yanında hiç korkmadan şarkı söyleyen kuşlarımdan biriydi.

İlk kez neden öttüğünü sorgulamadım. Yalnızca dinledim.

Meşe geri gelmedi. Kırılan dallarım yeniden büyümedi. Bütün kuşlarım şarkı söylemeye başlamadı. Ama ilk kez bunların hiçbirini çözmek zorunda olmadığımı hissettim.

Rüzgarı duydum, toprağı hissettim, saçlarımı serbest bıraktım ve kendime fısıldadım:

“Bugün hayatımın anlamını bulmak zorunda değilim. Bugün sadece hayatımın içinde bulunabilirim.” 

O akşam yeni bir şey öğrenmedim, kimseye bir şey öğretmedim. Yalnızca oradaydım. Köklerim toprakta, saçlarım rüzgarda, dallarımda küçük bir kuş…

Belki yarın yine eski fırtınaları hatırlayacaktım. Belki kuşlarım aynı hüzünlü şarkıları söyleyecekti.

Ama bugün yalnızca bir ıhlamurdum.


Ve ilk kez, bu kadarı yeterliydi.









26 Temmuz 2026

Sıcak olan daha korkutucu

Bir fener, karanlık bir deniz, sessizlik… Daha çok sessizlik ve korku.

“Dinle bak,” dedi bir ses. “Hangisi daha korkutucu, hangisi daha sıcak? Belki de sıcak olan daha korkutucu.”

Şimdi dikkat et ne düşündüğüne. Yakınlaş… Yakınlaştıkça tanıyamayacaksın o meçhulü. Kanmak güzel şeydir, canının acıdığını hissetmeden. Tanıdığın, bildiğin o soğuk hissinin; kandığın o sıcaklıktan daha güven verdiğini çok sonra anlarsan, bu sefer fazlasıyla yaşlı da olacağından hem buruşuk hem üzgün ayrılacaksın bu şehirden. Nereden baksan dram bu.

Şimdi sen 35 yaşında, içi pırpır dışı tırtır bir hatun olsan neyi seçerdin? Fiziki bir dram mı, yoksa tinsel bir kaos mu?

Karanlık… İçinde oturduğun odanın dışında kalan odalar kadar. İçinden çıkamadığın o kadının bedeni kadar. Ve sessiz bir sahil hayatın kadar.

Korku ise şimdi hayalini bile kuramadığın o özgürlük kadar. Hiçbir özgürlük resitali, bu hatunun hayalinde canlanan kadar korkunç olamaz. Çünkü onun özgürlüğü önce yalnızlıktan geçecek. Sonrası mı? Hiç garantisi olmayan bir yol. Bir kere ikinci tercih olduğunu kabul ettiği noktadan başlayacak. Yani bu, çok daha fazla yara ve gözyaşı demek…

Dinle, şimdi bu karanlık gecenin tam ortasındasın. Denizin sesi var ama görmüyorsun. Fenerin var ama sadece ellerini aydınlatıyor. Sen varsın zaten. Şu an senden başka var olduğunu düşünen de yok.

Bence nereden baksan iyi bir dram. Fazla alternatifi yok hayatının.


29 Haziran 2026

her şeyden bir şarkı çıkmaz ya

bir şeyin şarkısı olmaması bana tuhaf geliyor.
her şeyden bir şarkı çıkmaz ya

bu kadar uzatmanın sebebi ne?

kalbin de ruhun da farkında

bunu ilk kez senden duyuyorum.
hikayen bitmemişti aslında

gerçeği kabul etmemek için elinden geleni yapıyorsun.
hakikat neye yarar göz yalansa

çok biliyorsun!
bilsen hiç ağlar mıydın sonunda

istediğin kadar konuş, dinlemeyeceğim.
duyar mı ki, anlar mı sorunca

bu konuyu burada kapatalım.
koca bir an yansın mı karşımda

daha gün başlamadan sinirlerimi bozdun.
belki son sabahtır

tamam, öyle olsun.
belki de bahardır

sustukların kafamı allak bullak etti.
al, aklımı al da, yerine koy zamanı

başka ne istiyorsun benden?
başka bir karanlık istemem ki artık

rüyanda görürsün
rüyadan güzelse

yani?
ah bu Aşk'tır.

23 Mart 2026

Tak tak tak – Şu anda bulutlaardayım

Balkanlardan gelen o titreten enerji yine geldi, seni buldu. Nasılsın canım kız? Ben biliyorum senin derdini… ama artık balkon metaforu yapmayacak kadar akıllandım. Kimseyi kandıramadığın gibi kendine karşı da oldukça gerçekçisin. Üzgünüm. Sen kardelen, evet sana diyorum. Meğer o hikâye senmişsin.

İyi geceler.

Tamam, bozuk atmıyoruz. Devam.

Sana iyi gelecek bir şeylerden bahsedeceğim. Şu an havada bir koku var, tarif etmek istiyorum: Bakırköy’desin. Denize yakın bir ev ama arabayla on dakika. Havasız bir çatı katı. Duvarların renkleri müthiş. Kaloriferler merkezi sistem. Herkes zengin, sen hariç.

Ama bir dakika.

Ruhun bunalmış olabilir — şu anki gibi — yine de güzelsin.

Açtın camı. Çık biraz. Çık, çık, çık… hayatına son vermeyecek bir mesafede. Heh. Sarktın mı aşağı? O manzarayla çek oksijeni içine.

N’aber güzellik?

Yine düştün cam kenarlı, yeryüzüne oldukça uzak mekânına.

Ortam biraz karanlık ama ezbere biliyorsun: karşıdaki bina sekiz katlı. Üç katı yerin altında. Sitedeki tüm binalar sekiz katlı, dışarıdan beş kat gibi… ama öyle bir tufaya düşürmüşler ki o bina hepsinden uzun görünüyor.

Neyse.

Bunun adil olmadığı konusuna tam on yedi yıl takıldın. Geçiyorum. Sonra soğudun o binadan. Artık bakmıyorsun.

Deniz manzarana bir gemi giriyor.

Kasetçaları açtın. Tabii ki karışık kaset.

Yihu.

Biraz iyi hissettik. Hemen günümüze dönelim.

Geçenlerde bir şarkıya takıldım:
“İstikrarlı hayal, hakikattir.”

Döndüm baktım.
“Ulan,” dedim kendime, “nedir olduramadığın?”

Hayal desen var. Hakikat desen dibine kadar yaşıyoruz.

Cevabı bulmak zor olmadı.

Dışarıdan bakınca rutinlerin kölesi olmuşuz. Ama istikrar bu değil. Bu iş denge işi. O da bende olsa sürekli düşüp ayağımı kırmam zaten.

Daha sevimsiz bir örnek verirsem, o karşıdaki bina gibi gözden çıkarılmaktan korkuyorum.

Yok yok.

Şimdi dürüst olalım.

Hayatta en çok neyi affetmek zorunda kalıyorum biliyor musunuz?

Kendimi.
Ve beraberimde gelen tüm versiyonlarımı.

Tak.

Tak.

Tak.

Kapıda kim var?



28 Aralık 2025

Saklambaç

Önüm arkam sağım solum…
Saklanmayan ben miyim şimdi artık?

Geçenlerde İstanbul’un kokuşmuş sokaklarını içime çekerken amaçsızca dolaşıyordum. Kendimi yüzeyde tutmaya çalışıyordum ama sakladığım duygular, dinlediğim müziklerden güç alıp kendilerini hatırlatmakta ısrarcıydı. “Tamam,” dedim, “hazırım.” Bugün duyguların beni nereye götüreceğini düşünmeyi kabul ettim.

Her şeyi o kadar akademik planlamaya alışmışım ki, kendime uygunluk vermenin beni gerçekten dile getirebileceğine inanmışım. O işler öyle olmuyordu ama.

Unutmuşum.

Bazı şeyler için acı gerekiyordu. Biraz da hatırlamak. Hatırlamak içinse, günümüz deyimiyle, tetiklenmek. Bazen bir görsel, bazen bir koku, bazen de bir ses yetiyordu buna.

Sağıma soluma bakınırken, zaten seyrek olan kalabalığın içinde gözden kaçması zor bir manzarayla karşılaştım. Sırtları bana dönük iki insan, denizi izliyordu. Yan yana oturuyorlardı. Kadının, kendisinden daha zayıf ve güçsüz görünen erkeğe sarıldığını, başını okşadığını gördüm. Beş saniyeden fazla sürmedi bu sahne ama içimde bıraktığı iz çok daha uzun sürdü.

Derinden etkilendim.

Ne vardı bunda?

Bu şefkat duygusuna yabancı değildim. Hatta özverili yanımla oldukça tanıdıktı. Ama bu şefkate gerçekten ihtiyacı olan kişi olarak orada durabilmek, yadırgamadan kabul edebilmek, savunmasız kalabilmek… Kendini, karşındakinin eylemine öylece bırakabilmek bana imkânsız geliyordu. Ve tam da bu yüzden, o an bu durum iştahımı fazlasıyla kabarttı.

Güçsüz görünme ihtimali bana çok uzak. Aynaya kendine bakan bir insan da değilim zaten. Baksam belki “ya sen nesin?” diyeceğim. Bütün bunların sebebi, asla tasvip etmesem de çoğu arkadaşıma itiraf ettiğim o kibir. Orada, başını yaslayan kişinin ben olma düşüncesi bile kalbimi titretiyor. Hemen uzaklaşıyorum bu histen. Kuş gibi hafif olma ihtimalinden.

Bu iştaha odaklanmadan bir dakika öncesine kadar “burası dünya, bu kadar işte” diyordum. Ağaçlar, deniz, kediler… Hislerimi yatay hareketimi bozmayacak şekilde zapt etmiş, kendimi sarsılmamak üzerine dondurmuş, geleceği hesaplıyordum.

Saklambaç hep en güvenlisi geldi bana. Çocukken de öyleydi. Oyunu kazanmaya çalışmaz, saklandığım yerden çıkmazdım. Bir şeyler her iki taraf için de yarım kalırdı. Sonra da unutur giderdik.

O gün de fazla düşünmeden çalma listeme hızlı şarkılar ekledim, yoluma devam ettim. Kalabalığa karıştım.

Ama o günden beri içimde sancılanan, kendini göstermeye çalışan bir benlik oyunumu bozmaya çalışıyor. Susturamadıkça, iki yıl önce susturduğum kalemime geri döndüm. Güzel bir noktaya geldiğimi hissediyorum. Bir şeylere bakmak değil, gerçekten görmek… Varoluşumuzun izlerini yaratmak için ilk hamle bu. Sonrası ise kişinin kendisinde bitiyor.

Karar vermek gerekiyor:
Hayatı yaşamak mı, yoksa hayatı geçirmek mi?

Ben ikisini de deneyimlemiş, konforu için ikinciyi seçmiş biri olarak bunun dünyaya geliş sebebimi sadece ertelediğini hissediyorum.

12 Ağustos 2023

Meteor Yağmuru

Ağustos'un havalı bir günündeyim. Yok mecazı niyazı baya püfür püfür. Elimde limonunu sevdiğim kız birası. Ya cidden insan yalnızken neden çakır keyf olmaz? Kendimi hemen cevaplıyorum. Kendi kendine konuşmuyorsun da ondan. Hatta kendi kendine kavga edemiyorsun. Ben güzel kavga
ediyormuşum meğerse. Bundan bi 4 sene önce fark ettim. Hayatımın en can alıcı yürek hoplatan kavgalarını verdim. Yahu ne güzeldi. Hele üstüne içilen o limonlular. Onların bütünlemesi tamlaması itişmesi kakışması. 

Bence kavgaya dahil olan her iki tarafta kazanır. Kendine bu kadar yaklaşabildiğin, kendini savunabildiğin tek yer tartışmaların zirvesidir çünkü. Başka zaman kendini düşünmezsin bu kadar bak. Etrafında her şeyi hoş gören seni her şeyinle seven insanların olması büyük bi şans yalanına kanmayın derim. Beni dinleyin ve bir şeyi dibine kadar savunun. Fikir kabul edilebilir olmasa bile bu dünyada tek bir doğru olmayacağı için fikrin zamanla üstüne dikilmiş bambaşka tarz yaratacaktır. Şu "aynenci dünya"da bir fikrinin olması ve onu savunabileceğin cümlelerin olması kadar imza yaratacak başka bir tavır tanımıyorum.

Ve bu şekilde sevilmek.. Bu şekilde sayılmak, birinin seni çatık kaşlarının üstünden öpmesi..

Bir kere deneyin derim.


Bugün meteor yağmuru var. Oturdum bekliyorum. Biri taş atsın da çıkarayım içimdeki o sevimli avukatı. 

Özledim içime hapsettiğim huysuz ve tatlı kadını. 

Şerefine diyorum güzelim, bu taşlar çatık kaşlarının tam üstüne değsin.



22 Nisan 2020

".. çünkü sırf güneş geceyi sevmedi diye ay doğmayı bırakmaz"



Geceyi severdi, küçük balkon kuşu. Balkonunda ışıkların şımarık oyunlarını izler, geleceğe dair hikayeler yazardı. Aslında geçmişine dair yazacağı çok fazla şey olmasına rağmen hafızası asla iyi olmadığı için geleceğe, yeniliğe açardı kalemini. O zamanlar fark etmiyordu ama geçmişle tüm bağını koparmayı başaran bir süper güce sahipti. İlk başlarda farkında değildi bunun, farkında olmaya başladığında kendi yüzüne ne kadar nankör olduğunu söyleyip vurup kafayı yatardı.  Uyku tutmazdı geceleri, kendine kızardı, -Nasıl yapıyordu bunu? insan hiç geçmişini unuturmuydu? Arkasında ne vardı bu şımarıklığın? Kim yardım ediyordu?- asla anlayamamıştı. 



Nankörlük gibi gözüken bu gücün lehine işlediğini  çok sonradan 30 lu yaşlarına bastığında anlayacaktı.


Geceye kavuşma hissi, her biten gün sonrasında güven yüklüyordu - güya güçlü olan- kalbine. Onu tek rahatsız eden şey güneşin batarken gösterdiği kör edici kızılıydı. Evrenin en parlak yıldızının, güneşin, ışıkları kapatınca havası sönen geceyle bir derdi vardı belli ki. Yan apartmanın çatısına güle oynaya yaklaşıp hızlıca batarken, tüm hıncıyla sızlatıyordu içini bizim küçüğün.. Her batışta ağlamaklı oluyordu, terk edilmişliği hatırlatıyordu ona güneşin çatının arkasından kayboluşu. İlk terk edilişini.. Hiçliğini, görünmezliğini, amaçsızlığını ve bir günün daha ne kadar boş geçtiği dank ediyordu kafasına.  Bazen bu ana şahit olmamak için öğlenden geceye kadar uyurdu. İyi hissettirmeyen anlardan kaçmayı çok iyi başarırdı. Belki de hafızası bu yüzden onunla birlikte değildi. O evreyi uykuyla atlatıp çok sevdiği ay ışığına kavuşunca yine geleceğe dair düşlerini coştururdu. Mesela baktı ki çok sevdiği ama ilerde canını yakacağını bildiği bir şey girdi hayatına, alay ederdi o şey her ne ise ve onu gururla yenerdi. Yine en sonunda kendinden uzaklaştırmayı başarırdı. Kendince çok akıllıca bulduğu bu kurtuluş yöntemiyle kazandığı zaferden sonra yine k.çının üstüne oturup aptalca üzülürdü.  



Sahi ne zaman keşfetmişti bu yöntemi? Bazı şeyler o kadar fluyduki...



Kendini kurtarış hikayelerinin her birinde yeni bir özelliği ile tanışırdı. Bazen severdi bu yeni özelliğini, kimsenin canını yakmadan kaçış fikirlerini gururla savunurdu. Bazen de kendisini tanıyamaz, acımasızlığından utanırdı. Ama bu utançtan daha kötüsünün çaresizlik olduğunu düşünüp kendini affederdi.

  -Bir yerde okumuştum bir insan ne yapmış olursa olsun kendisini 8 saatin sonunda affedermiş, çünkü bir tek kendisini arkasında bırakıp gidemez insan .- 

Çaresizlik kötü, çok kötüdür. Bilen bilir. Dibi uçsuz bucaksız bir çaresizlik, tüm umutları gölgede bırakacak kadar güçlüdür. Umut için ise zehirdir derler böyle zamanlarda. Umut çaresizlik ateşinin körükleyicisidir. Çünkü neyi umut edersen aslında o şeyin olmayacağını bilirsin; ya kuyunun dibindedir, bilinmezlik, karanlık, yerçekiminin verdiği inanılmaz güven seni caydırır uzanıp erişemezsin; ya da sen diptesindir, umut, yukarıdan gelip taşların arasından sızan yalancı bir gün ışığıdır ve sadece kandırır, şanslıysan kandırıldığını anlayıp yoluna bakarsın.

Şimdi o küçük  balkon kuşu büyüdü ve boş umutlara sarılan, güneşin parlatan filtresiyle sahte fotoğraflar çeken, yerçekiminin verdiği yalancı güvene kanıp sıradan bir hayat yaşayan, belirli günler ve haftalar kitabına göre karşısındakini önemli hissettirmeye çalışan insanlardan korudu kendisini. Samimiyetsiz hislerden, seçimlerden, yaşantılardan sıyrılarak ilerledi yoluna.  Hiçbir şeyi seçmedi, önüne geldiği gibi yaşadı ama  bir şeyi beceremedi, hafızasını sağlamlaştırmayı. Hissetmedi belkide, hep savunduğu motto doğru çıktı sanırım, Her anı, bir gün hafızada silinir geriye tek bir şey kalır, nasıl hissettirdiği. Bu aralar hissettikleri ise onu 4 sene önce balkonunda unuttuğu ay ışığına götürdü. Güneş geceyi hala sevmiyordu ama ay doğmayı bırakmamıştı, hala bıraktığı yerdeydi ve yine sakindi, yol göstericiydi. . Anlattım ona her şeyi. Ne halde gittim, nasıl sevdim, neden bir başıma kaldım, ne halde döndüm bıraktığım yere. Sonra eğildim önünde ve bundan sonrası için yalnızca dinginlik diledim.



Başlık: Muhteşem parça * Şanışer - Ne için Yaşıyorum




18 Nisan 2020

Nasıl gidilir?

Toprak olup da gidersin arkanda bıraktıklarının gözyaşı olur, o gözyaşlarıyla yeniden yeşerirsin.. Umut olursun, anı olursun, yeri gelir örnek olursun, gururunla gidersin.

Bi an gelir hiç arkana bakmadan gidersin, çarptığın kapının sesini bile duymadan, hissetmeden. En güzeli budur giden için, acısızdır, bomboş bir sayfa çoktan açılmıştır ve yeni kaleminin mürekkebine kavuşmayı bekliyordur.

Bazen de son kez gözlerine bile bakamadan gidersin.. Gitmek istemeyerek, yüreğini bırakarak gidersin. Geçmişini hiç tanımadığın, geleceği sana ait olmayan birini karanlıktan aydınlığa emanet ederek gidersin. Kendinden bile sakındığın her anını başka bir kalbe bırakarak gidersin. Buruk kalır ve hep buruk kalacaktır sol tarafın. Ama korkmazsın geride bıraktığının ne halde kalacağından. Çünkü zaten hiç var olmadığın bir yerden gitmenin acısını yine kendin çekeceksindir. 

Kolay değildir hiçbir gidiş, geri dönüşü de olmamalıdır. Çünkü birinden veya bir yerden gidişin hayattaki duruşunun en önemli göstergesidir. Hele ki karşındaki dünyada nesli tükenmekte olan naif insanlardansa ve gönlü gökyüzü kadarsa sorumluluğun daha da fazladır bu eylemde.  

Yavaş yavaş hissettirmeden, ama bir o kadar unutturarak.. Her gidişin acımasızlık olmadığını, zamanında verilen doğru bir radikal kararın günü geldiğinde bir çocuğun gülümsemesinden "şükür" olarak yansıyacak oluşunu anlatarak, üstüne düşeni yaparak gitmelisin işte..



17 Nisan 2020

Emanet bir can

Çanakkale 2014
Kayıp..

Bir  insan hep mi kayıp olur gündüzleri..

Geceleri göz kapaklarının arasında kendisini bulmaya da çok yaklaşır halbuki..

Ne acı..

Ne kadar acı yaşarsan yaşa şükretmeyi öğrenememek..

Hep bir zorluk seviyesi açılıyor sanki seneler geçerken..


Kırbaç gibi vuruyor ciğerlerime aldığım nefesler. Bazen de alamadıklarımın hayali kabusum oluyor kırbaçlıyor beni rüyalarımda..



Kendimi bensiz büyüttüm senelerce. Dile kolay 30 yıl. Hep içimde emanet bir can var gibi. Yemeğini verdim suyunu verdim, aksatmadım uykusunu. Tek bir şey çaldım ondan.. Yastığa başını koyup gözlerini kapadığı o "an"ı

Şimdi ondan aldığım o minik anlar için vicdanımı tekmeliyorum. Çok kısa da olsa mantığım eşlik ediyor bana kendime bunu yaparken.. Zaten mantığımın işi bu, öz eleştiri makinası, kural manyağı, terminatör. Ruhsuz. Ve daha ne kadar kötü sıfat varsa hepsi onun peşine takılabilir umrumda değil.

İnsan kendisinin sahibidir derler. Ben hiç sahip olamadım kendime. Bir sahip olsam, ah ne büyük bi nimettir.

Şimdi düşünüyorum. Yani saçmalıyorum kendimce işte. Hangisi gerçek "ben"im ?

O minik anlarda tanımaya çalıştığım küçük kırmızı şapkalı kız çocuğu mu? Sürekli maviye koşan, ağzına geleni söyleyen, hesapsızca seven, karşılığını almazsa arkasında bırakıp yine maviye koşan.. Hep koşan ama hiç yorulmayan.. Yoksa gün akarken kargaşanın içinde kaybolan o çürük dönemin yapay medeniyetini yüklenmiş dik duruşlu ama artık çizgilerini saklayamayan o yorgun kadın mı?

Hayır, ikisi birden tek bir bedene sığamaz asla. İkisi de o kadar farklı ki birbirinden. Bir yerde birleşmiyorlar ve hiç birleşemeyecekler sanırım.

Bunun için özel bir çabam da olmayacak. Çünkü kız çocukları bu dünyanın en kıymetli inci taneleridir ve daima korunmalıdır.

Bir türlü ızdırabını sevemediğim kendimin bir gün maviliklere ulaşması dileğiyle..

12 Mart 2016

Kasım'dan Sonra...



Karanlıktı şehir, yağmursuz, sığ ve karanlık. Masumiyet, vapura yetişirmiş gibi yapıp gerisinde kalan ukala martılara dönmüştü yüzünü. Çok daha temiz bir şeyi kıyıda bırakmış, sert bir dalganın yalanına kanmıştı. İşte yine o özgür martılar kazanmaya başlamıştı. Kahkahaları çok uzaklardan gelip kıyıda kalanların rüyalarına vuruyordu şimdi. İyi mi oluyordu böyle, geride kalanın rüyalarını da çalmak? Son radde olmalıydı bu diye düşündü güvercin ya da kelimeleri zift ile karalamak son çaresiydi bu hırslı martıların.

Şimdi öyle bir noktada ki benim kıyıda kalan güvercinim, sahteliğin içinde anlamını yitirirken, benliğinin hangi sınıra doğru yola çıktığından habersiz. Sınırlarını keşfederken, gücünün neye yetebileceğini bile bilmiyor. Kendisi hakkında bildiği tek şey, büyük ve dayanıklı kanatlarla dünyaya getirilmemiş olmasıydı. Ama buna rağmen idare etmeyi, iradesini savunmasını çok iyi beceriyordu. Belki de bu sebepten, sırf bu görünen gücü yüzünden bazılarının sinirine dokunuyordu. Oysa sadece kendine yetmeyi hedeflemişti, kendi yoluna ışık olacaktı. Hayatı boyunca bir şeyi hesaplayamamıştı, aynalara olan korkusu, sosyal benliğinin başka gözlerden yaradılışına sebep olmuştu. Hal böyle olunca, kendi benliğini pis hesaplara kurban etmiş ve acınası bir şekilde bunun hala farkında bile değildi.

Yumurtasını kırıp gözlerini açtığında güneşin hafiften sızan ışığı karışmıştı yeşiline, bir de en afillisinden göz kırpmıştı Mayıs'ın en güzel gününe. Oysa şimdi, hala bir türlü yakamızı bırakmayan kış, hepten çalmıştı güzelim yeşilini, üstüne de dünyanın en sıkıcı, kasvet kokan kahverengisini bırakmıştı yerine. Susuz kalmıştı şehir geçtiğimiz Kasım sonrasında, sıkıcı ve baskı altındaydı. Sürekli uykuya dönük yüzler, gözlerden akmayan yaşlarla kaybolmuş kelimeler, susturucu görevini üstlenmiş şehrin gürültüsüyle birlik olup duyguları yatağın altına terk ettiren sanallık.. Yoksa 27 sendromu bu muydu? Aslında bakılırsa bir güvercin için 27 çok sonrasıydı hatta büyük ihtimal ulaşamayacağı kadar uzağındaydı..

Ne zaman benim güvercini düşünsem umutla dolu cümlelere kaçırma vaktidir derim şu nazlı kelimeleri. Bu kuş parçası inanmıyor da olsa umut hala vardır kim bilir? Birgün kelimeler geri gelir, yağmur yağmasa da gelir belki yine duygular, mucizevidir ne de olsa dimi hayat? Sıradan geçen bir günün ardından yine huzuru tek bulabildiği yere, evine geri dönme vaktidir şimdi güvercinin. Martıların sahte kahkahasından, çalınan rüyalarından kendine pay çıkararak, usulca yönünü belirler ve güzel bir kalkış yapar, şansı yine yolunda ilerlerken bulacaktır onu. Rüzgar desteğini yine esirgemeyecektir.

Tek inandığı şeyi tekrar eder ilerlerken; dünyanın en iyi kanatlarına sahip olmasa da onu evine kadar götürebilecek kanatları olduğu sürece umudunu asla yitirmeyecektir.

21 Kasım 2015

Kırlangıcın Küskünlüğü


Bak yine geçiyor bir gemi, kocaman heybetli bir gölge sanki. Benim için belki bir kaçış, belki bir düş ama sadece bana ait, kimselere anlatamadığım, bütünüyle kalbimin karabasanı olmuş biçimsiz bir gemi... Her şeyiyle tanıdım onu. Ağır gidişlerini, bazen kalışlarını, bazen yönünü kaybedişlerini en çok da yerinde sayışlarını.. Aynadaki yansımam gibi.. Kafamdan gitmeyen sorular gibi.. Asla git diyemediğim misafirim gibi..

Vicdanıma dokunup nefesimi kesiyor şehrin ışıklarını usulca kapatan bencilliğiyle.. Açıklayamıyorum, ona gelişlerimi, ona kaçışlarımı. Sormasınlar diye konuşmuyorum da zaten çoğu zaman. Kendine benzetiyor her kokusunu çekmeye gidişimde beni, kapkaranlık bencil bir ben olarak dönüyorum evime. Bazen o, ben olup alıp başını gidiyor bazense en gösterişli karanlığıyla kapatıyor önündeki takanın sıcaklığını, yapayalnız bırakıyor beni. Hiçbir ışığın gözlerime renk vermesini istemiyor gibi.

Her gidişimde biraz daha soğuk, geçmişim kadar uzak ve karanlık. Ona bakan gözler sadece bana ait kaldığından beri içime soruyorum bu geminin gizemini ve hep o kahrolası cevabı arıyorum. Cevabımı alana dek gündüzleri esaret ettiğim kırlangıcın mutsuzluğuyla, geceleri ise bu güvenini yitirmiş uykusuz gözlerimle baş başa bırakıyorum onu. 

Uykularımı bile umursamayan bir bencillik, zaferini ilan etmiş yönetiyor beni. Biliyorum, ne zaman yaklaşsa bir taka kıyılarıma, bir kırlangıçmışçasına kullanıyorum onun küçük kalbini. Sadece ona, o gizemli gölgeye ulaşabilmek için. Geçmişe, yanlış sorulara, yanlış cevaplara ve aldanışlara. .

Bilmiyorum, galiba artık kendim için de istemiyorum bu cevabı. O kırlangıcın küskünlüğü üzüyor beni, ve o kırlangıcı düşüne koyup beni aşk sanan bu kalemin sahibinin varlığı da bir o kadar tabii.

Üzülüyorum, çünkü bende karanlığımdan önce çaresizliğimle tanışmıştım.. Çünkü hissedebildiği tek duygu eksiklik olan gölge, bir daha asla aşkı tadamayacak ve kendine kalkan ettiği mutsuzluğu onun vazgeçilmez alışıklığı olarak kalacaktır, biliyorum..


8 Kasım 2015

Herkesin içinde bir Bergerac'ı vardır



İki üç hafta oldu *Cyrano de Bergerac ile tanışalı.. Hani derler ya bir kitap okursun hayatın değişir, bir tiyatro izlersin bambaşka bakmaya başlarsın. İçini görürsün, kendini tanırsın. Çok doğru.. Özellikle de sanatı ruhuna kattığında, ruh özünle sarmaş dolaş olmaya başlarsın ya.. Aşkın bambaşka bir hali döner yüzünü sana. Tatmadığın ve doyumsuzluğu yakaladığın bir duygudur ve kelimelerle anlatılamaz. Tabi her aşk gibi çetrefilli başlar ruhun özüyle başlattığın bu aşk devrimin. Her aşkın başlangıcı gibi önce örüverirsin duvarlarını seni hayran bırakan diğer tarafına. Biraz da burnunun ucundakini keşfedemediğin zaman için seninle olan diğer tarafına söversin usulca. Sonrası, yani benliğinle karanlık ruhunu kaynaştırabildiğin an, düş bahçesinin kapıları aralanır sana, kimsenin anlamadığı gülüşlerin susmak bilmez, rüzgarın sesiyle bile dans edersin. Evet sanat, -yani benim için tiyatro- insana kendi oyununu yazdırır baştan sona, iyi bir izleyiciyse eğer yazdığı oyunun sonu hep giz'de saklı kalır, heyecanını kaybetmeden sürdürür bir ömür boyu.

Ben üç hafta önce farkettim ki herkesin içinde saklı tuttuğu bir Bergerac'ı var aslında. Aynaya her açışında gözlerini, bazen görmezden gelir sinsice, bazense en memnuniyetsiz bakışıyla selamlar onu. İnancının esiri olduğu zamanlarda ise daha bir yakın olmaya çalışır kusuruna. Onun varlığını sindirmeye çalışır ama beceremez. Çünkü yüzeyseldir bakışları, kaçırır gözlerini yansımasından. Dünyanın en çirkin yalanına bile bile kanmak zorunda hissetmekten yorgun hisseder kendini. Çoğunlukla da iç sesiyle iyi olan ilişkileri, saklamaya çalıştığı zayıflığını keşfeden insanlarla karşılaştıkça bozulur, küstürür onu daha bir kendine. Eğer şansı varsa ve sevilmeyi öğrenirse, mucizesine bir adım daha yaklaştırır bu sevgi onu.Yani kendi Bergerac'ını tanımaya başlar. İşte o zaman anlar ki zincirin en zayıf halkasının zincirin varoluşunda kutsal bir görevi vardır aslında..

İnsanın kutsalı, kusurunun kabukları arasındadır çoğu zaman. Yaşamı boyunca kendi kutsalını arar ve kendini farklı kılacak özelliğiyle tanışmak için yıllar boyunca emekler. Çünkü inanır hep, varoluş meselesi istisnasız aynıyken varlığın çözülüşü ve özü farklı farklıdır. Belki bu öz denilen şey aslında bir görevdir, belki de anahtarıdır bir sonraki aşamanın. Nasıl inanmışsa, neye yöneldiyse, o amaca adar kendisini. Bazen burnunun ucunda gizlidir özü, hele bir de kaderi Bergerac gibiyse..

Sahnede Yiğit Sertdemir'in dokunuşuyla canlanan Cyrano De Bergerac'ı izlerken Frida Kahlo aklımın bir köşesinden el sallayıp durdu bana. Nereden çıktı diyecek olursanız, ben ikisi arasında muhteşem bir benzerlik kurdum kafamda. Yıllar önce Frida'nın hikayesiyle tanıştığımda hissettiğim duyguları Bergerac'ı izlerken tazeledim. Hatta ufak bir enselenme duygusu da yaşamadım değil. Frida bende kısa süreli kalıcı kararlar aldırmıştı zamanında. Fakat ben yine sırtımı dönerek kendime, kurallarımı bir güzel ertelemişim. Oyunu izledikten sonra da düşündüm ki benim gibi ayna fobisi olan bir insanın karşısına aynı tarz hikayelerin çıkması tesadüfi değildir. Bu yüzden bu satırları yazıyorumdur belkide. Daha öncede bahsetmişimdir yazarak yüzleşmek bir nevi arınmak olmuştur benim için. Aynaya bakıp küstüğün suratın hakkında biriktirdiklerinden arınmak gibi.. Veya her ne ise işte.. Frida'da böyle arınıyordu, kendini bambaşka resmediyordu, gerçek hissettiği Frida olarak. Onun hikayesini duyduğunuzda mutlaka sorgulamışsınızdır diye düşünüyorum.. - Hangisi Frida? Gördüğüm mü? Frida'nın gösterdiği mi? - Ben her zaman Frida'ya onun gözünden bakmışım şimdiye kadar.. Bergerac'ı da aşkını anlatışıyla, şiirleriyle, nezaketi ve gözünü kararttığı gururuyla hatırlar o güzel burnundan öperim.. "Mesele görünüş değil" gibi basit bir cümleyle anlatmak hoş değil bu derin konuyu ama bu insanların hikayeleri de hiç basit değil işte.

Bergerac kendine hayran bırakan bir yalın bir edebi dile sahip. Tek problemi asla barışamadığı suratını aşkına dönmekte zorlanması. İnsan oyunu izlediğinde kendini buluyor onun bu özelliğinde. Çoğu insan kendini ve duygularını anlatmakta zorluk çekiyor. Çoğu insan da Bergerac gibi yazarak anlatıyor. Bende onlardan biriyim, kendimi yalın bir şekilde anlatma problemi yaşadığım söylenemez. Bazı istisnai durumlar haricinde tabi ki. Kimin yoktur ki hem içten içe kekelediği durumlar? Mutlaka kendi yarattığın o dağın zirvesine ulaşmak uğruna bazı tehlikeleri göze alıyor, kayıp yuvarlanıyor ve gücünü toplayıp yeniden tırmanmaya başlıyorsun. Kimi zamanlarda da -tabi bu içindeki Bergerac'la alakalı olabiliyor- pes ediyor, geri çekiliyor iç huzurum bana yeter diyerek evinin yolunu tutuyorsun. Hani sonu giz'de saklı dediğim durum var ya, tam da bu oluyor. İkisinin de sonucunu kestiremiyorsun. Kendine iyi bir şey mi kötü bir şey mi yaptığını asla bilemiyorsun.

Bir cümle var ya hani, "Kendin ol."... Eğer oldu da yolunuz dünyaya düştüyse bu cümle sizin yazmakla sorumlu olduğunuz ana tez konunuzdur ve hissetmeden bile olsa yazar notunuzu şlap diye yüzünüze alırsınız. İşte tam bu yüzden kafalar hep karışık, yani o konsantrasyonlarımız boşuna bozulmuyor güzel ülkemin sınav sistemi mağdurları.

Sözün özü; yazıyorum yazmasına, arınıyorum da ama ben de hala emekliyorum keşif yolunda. İşaretlere inanıyorum, bir şeyler yardımcı oluyor bizlere bu yüzden derin bakmak lazım karşılaştığımız hikayelere. Tabi benim kadar dümdüz derinlemesine dalmak da akıl karı olmayabilir. Bir Bergerac mektubuna sadık kalıp ömür boyu aynı satırlarda aşkı yaşama potansiyeline sahip olmak da sonu iyi biten oyunlar yazdırmıyor nihayetinde.

Kendinize sadık kaldığınız bir aşk dileğiyle..

*Hercule-Savinien de Cyrano de Bergerac (6 Mart, 1619 – 28 Temmuz, 1655) Paris doğumlu Fransız oyun yazarı ve düellocu.Aynı zamanda yetenekli bir asker ve şair olan Bergerac'ın askerliği babadan gelmektedir.Zira babası Solomon Bergerac orduda albaydı. Bir "libertin"dir yani kiliseyle kralın sanat üzerinde uyguladıkları mutlak monarşiyi (akademiler) reddeder. Hatta bu yüzden kralın casusları tarafından düzenlenen bir suikasta kurban gitmiştir. Bugün çoğunlukla hayat hikâyesinden uyarlanarak yazılmış sanat eserleri ve bu eserlerdeki kurgusal karakterle anılmaktadır. Özellikle Edmond Rostand tarafından yazılmış ve aynı ismi taşıyanCyrano de Bergerac adlı oyun çok ünlenmiştir. Kurgusal karakterlerde genellikle çok büyük bir burna sahip olmakla karakterize edilmiştir.


13 Eylül 2015

Eylül'ün Getirdiği Adam; İyi ki Doğmuşsun

Hayatın mucizesi gibi açtı ela gözlerini bebek. Eylül'ün 19'u gibi sıradan bir günü ışığa boğdu bal rengi bakışları. Pamuktandı teni, pamuğun en mis kokulu haliydi. Sıcacık ve korkusuzdu. Nasıl bir mücadeleye atıldığının farkında olmayan hali bile güçlü gülüşler atıyordu etrafına. Annesinin yüreğine uzanan tüm yolları kördüğüm misali tek bir noktada toplamıştı. Anlamsızlığın labirentinde doğru yolu gösteriyordu gözlerini diktiği her yer. Büyümesin, hep böyle kalsın istiyordu çevresindekiler. Hassastı, doğduğu günden beri nasır tutmamıştı ne teni ne de kalbi. Çok durmadı buralarda, sebep buydu belkide. Utanırdı onu tanıyanlar lekelenmiş hayatlarından. Yaptıkları hatalardan.. Kimbilir..

Güçlü bir adamdı babam. Yazarken ellerim titriyor heybetinden. Hiç tanışmadan, kokusunu içime çekmeden titretiyor doğduğu bu ay bedenimi, hizaya sokuyor sapkın düşüncelerimi. Ses tonunu hatırlamadığınız bir sesin sizinle nasıl konuşabileceğini düşündünüz mü hiç? Bana bizzat yaşatıyor bu koca yürekli adam. Susmuyor hiç, bırakmıyor ellerinden kalbimi. Kendisinin bir türlü başaramadığını, hayatta kalma mücadelesini aşılıyor bana ismi; Ümit ettiriyor bana, her sıkıştığında kalbim, aklım, fikrim.. Fısıldıyor derinden bir yerlerden "Ümitler ölmez. Uyan, ve bir daha ümit diyerek dik gözlerini gökyüzüne kızım.." Her çocuk gibi çıkmıyorum ben de baba sözünden.

Tek prensibi vardı babamın, şeffaflıktı o da. Her ne kadar oturup iki kadeh içip dertleşmişliğimiz yoksa da iyi tanıdım ve hala da tanımaya devam ediyorum onu. Öyle ki son zamanlarda yaşadığı sıkıntıları bembeyaz teninden görünen damarlarından okunuyordu. Ağır geliyordu bazı şeyler, şimdi hatırladıkça anlıyorum onu. Şeffaf olmak zor olmalıydı bu fani dünyada. Acı çekiyordu ve okunuyordu gözlerinden bıkmışlığı. Artık parlamayan gözlerinden...

Zamanla anladığım bir çok şey oldu gidişinden sonra. Nefesi yerine içine çektiği tütünü bile kızından iyi geliyorsa bir babaya, o baba vazgeçmiştir gökyüzünden, Yeşilköy'deki pazar kahvaltılarından ve neşeyle gittiği Bodrum tatillerinden. Ve vazgeçmiş bir baba, adı da Ümit'se eğer; en derininde sakladığı duygu şefkatse; ardında bıraktığı prensesiyle evin direği dediği oğluna güveniyorsa bir de; sessizce terk ederdi umudunu kaybettiği dünyasını. Anlamakta en zorlandığım durumdu bu. Ama hayat işte, anlıyorsun yaşanmışlıkların desteğiyle.

Yazmak istedim, deliler gibi sayfalarca. Zihnimde bir kayganlık var toparlanmıyor cümleler. Silinen ses tonun gibi, başı var sonu yok, noktası virgülü karışmış. Konuşmak isterdim, biraz saçmalamak ve alttan alınmak, o da olanaksız gibi. Kendi kendine konuşmak iyi geliyor işte bazen. Yazanlar iyi bilir.

**

Ümit diyerek tükettiğim yılların her Eylül ayında kutlarım doğum gününü baba. Titreyen kalbimi sunarım sana, hiç veremediğim hediyemin yerine geçmesini dileyerek. Ne zaman görmek istesem seni, çıkarırım derinimden, akıtırım gözyaşlarımı ve bakarım aynadaki gözlere. Benim olan gözler senin oluverir gözyaşlarımla birleşince. En tatlı rengi olur elanın. Bugün de öyle günlerden işte. Seni hissettiğim sen olduğum günlerden. Ya sen olup büyüyorum ya da büyüdükçe daha bir sen oluyorum orası muallak. Bir şey itiraf etmeliyim, büyüdükçe eksik değil tamamlanmış; kaybetmiş değil kazanmış hissediyorum. Nedenini sorma bana, belki de sensiz yıllarımda sen diye bir elimle diğerini tuttuğum içindir. Ya da kendimle bakışıp, içimi görebilmeyi öğrendiğim içindir. Sen bu dünyada bir babanın öğretebileceklerinin içinden en nadide olanını öğrettin kızına. Bu yüzden hiç sitem etmedim, kızmadım veda edişine. Sadece biraz aceleci oldum galiba büyüdükçe. Güzel bakan insanları erken kaybettiğimden midir bilinmez, ne zaman şefkatli bir bakış yakalasam sımsıkı sarılır oldum. Kimine göre doğru kimine göre yanlış. Ne zaman temiz bir bakış yakalasam açıyorum kalbimi sonuna kadar, ağır geliyor kimilerine anlıyorum. Sonrası istisnasız bir enkaz... Fani şeyler işte, bilirsin iyileştiriyor zaman..

Şimdi çok sevdiğin manzaraya bakıyorum balkonumuzdan. Aslında söylemem gerekirse o manzara yok artık.  Koca binayı diktiler önümüze. Olsun, zaten asıl marifet duvarın arkasındakini görebilmekte. Aynadaki seni görmek gibi işte. 15 senenin tecrübesi var, zor olmuyor emin olabilirsin.

Normalde saymam ama bugün yağmurun verdiği bir romantik havayla saydım gidişinin üzerinden geçen yılları. 15 sene olmuş. Hiç umurumda değil. Çünkü benim için önemli değil oyunu ne zaman bıraktığın. Ben her daim senin oyundaki duruşunu hatırlar sarılırım yastığıma. Sonra kalkar göz kırparım sana. Yaşa baba! derim. Yaşa sen, hep böyle kal. Böyle kal ki kalbim eğilsin önünde, avunsun hatırlayamadığım sesinle. Sen hep böyle kal; kal ki dünya utansın önünde, övünsün seninle. Nereye gitsen de, sen hep böyle kal, en saf halinle. Arkanda bıraktığın mücadeleci ruh sana minnettar. Baktığın son bakışla değil doğduğunda attığın ilk bakışla izle bizi. Bir de içme şu mereti artık. Söz verdiğin gibi yap, emeklilik yaşıma geldiğimde bırakacağım demiştin...


Görüşmek üzere Eylül'ün getirdiği adam, iyiki doğmuşsun
Huzur içinde uyu.



2 Ağustos 2015

Neticede Gece uzun; Hayat kısa

31 Temmuz'un dolunayı gibiyim artık. Geceyi maviye boyadığını zanneden aptal sıradan bir insan olduğumu yüzüme vuruyorum bugün. O kirlenmiş odayı görüyor gözlerim, kulağımı tırmalayan kahkahaları duyar gibiyim. Şimdi yan odadan dinliyorum o kıskandığım nameleri. Hakettiğim renklerin hayali öyle ışıldıyor ki gözüme, kör oluyor kalbime ulaştıramıyorum bu güzelliği. Sonra haketmediklerimin önünde saygı duruşu duruyor ve elim mahkum uykuma sırtımı dönüyorum. Çok acıyor içim.. Kilometrelerce uzağımda gömüyor bir çift göz beni duvarların arkasına. Çıkarıyor beni karşındakinin aklından, siliyor gözlerinden, sesini duyarak uykuya daldığım kalbin tekmelerini attırıyor bana. Acıyor, soğudukça daha da acıyor.

Normal normal anlatılıyor bunlar bana. Normal.. Her konuşulan yaşanan o kadar normal ki. Cümlelerin öznesi ile yüklemi yerini sapıtmıyor anlatılırken gerçekler. Normalin sınırını sapıtan ben oluyorum. Utanıyorum.. Utandıkça daha da acıyor şimdi.

Bu utanç benim mi olmalıydı? Şimdi sızlanıyorum hayalime girdikçe tanımadığım bakışlar. Mantığımı da yanına çekmiş beni aşağılıyor, kurtaramıyorum kendimi. Öyle savunmasız ve kapanmış durumdayım ki duruma karşı kim tutmak isterse ellerimden, sabuna sarılıyorum. Kimseden yardım almak istemiyorum. Özellikle de kirlenmişlerden. Çünkü ne zaman tutunmak istesem güvendiğim ellere, bir süre sonra anlıyorum ki kendini temizlemek için sarıyor bedenimi kollarıyla. Bu sıradanlığı kendi geçmişine alet etmek isteyen ne çok insan varsa sayelerinde büyüyorum ben.

Unutmak ve kanmak istiyorum. Bilen bilir asla olmayacak şeyleri isterim.

Hafızama lanet okuyorum bazen, bazense tek yoldaşım diyorum ona. Beni kamçılıyor yüzümü her dönüşümde sana. Acıtıyor canımı ama arkamdan vurmadan, tüm iyi niyetiyle. O yüzden hafızama senden daha çok değer veriyorum artık.

Markete gidiyorum alışveriş yapıyorum, yağmur yağıyor üstüme terime karışıyor, kulaklığım kopuyor en güzel yerinde şarkının sonra da akşam oluyor işte. Gömüldüğüm duvarın içinden ay ışığı dokunuyor tenime, can veriyor kelimelerime. Sesimi kimse duymasa da konuşup duruyorum kendi kendime. Bu yüzden de kimse kusuruma bakmıyor. Biramı döküyorum üstüme, ayağımı burkuyorum yürürken, dilim sürçüyor falan kimse bilinç altı zırvalığıyla dalga geçip beni uğraştırmıyor da. Kafam rahatken renkleri bir solduruyor bir parlatıyorum. Kendimi de anlamıyorum. Anlamaya çalışıyorum ama ne gecenin uzunluğu ne de derin karanlığı yetiyor bana. Neticede diyorum; gece uzun ama hayat çok kısa. Zulamı açıp paylaşacağım kimse yok gözüme kestirdiğim, kendi bulmacamı kendim çözüyorum.  Zaten devir kendi kendine devri. Herkesin zulası kendine özel. Marifet olduğundan değil de zayıf noktalarını saklama isteğinden gelen yalnızlıklar kalabalıklaşıyor git gide. Bir diğer artış gösteren şey ise o edilgen yapmacık tavırların altında kendini gizleyen tatminkar beklentiler.  Tüm o sarılarak uyumalar falan da yalan dolan. Etken bir fiil olan 'sarılmak' çağa ayak uydurmaya çalışan arkadaşlar sayesinde edilgenleşti. Kimin sarıldığı önemli değil yeni kafalarda, sarılma olayı gerçekleşti ya o kişinin kendisine yeterli geliyor. Değişik. Bu eğreti durumsa beni, her akşam kafamın altında bıraktığım yastığımı sabah kollarımın arasında bulmaya teşvik ediyor. Sonuç olarak; huzurluyum.

Anlatırsam herkes her şeyi anlayabilir zaten, bu yüzden anlatmıyorum sadece gevezelik ediyorum. He bir de bu ara sadece teomanın dertlerine verdim kendimi. Derdini hiç böyle harikulade anlatan bi adamla karşılaşmadım ben hayatım boyunca. iyi ki var

***

" soğuksun çünkü kırılgansın diye
düşünmüştüm seni ilk gördüğümde
elinde gitarın, üstünde
gökkuşağı vardı gözlerinde

kör olmuştum ışığından o zaman
yavaş yavaş görüyorum
göze alıp sensizliği şimdi
seni terkediyorum "