Saklanmayan ben miyim şimdi artık?
Geçenlerde İstanbul’un kokuşmuş sokaklarını içime çekerken amaçsızca dolaşıyordum. Kendimi yüzeyde tutmaya çalışıyordum ama sakladığım duygular, dinlediğim müziklerden güç alıp kendilerini hatırlatmakta ısrarcıydı. “Tamam,” dedim, “hazırım.” Bugün duyguların beni nereye götüreceğini düşünmeyi kabul ettim.
Her şeyi o kadar akademik planlamaya alışmışım ki, kendime uygunluk vermenin beni gerçekten dile getirebileceğine inanmışım. O işler öyle olmuyordu ama.
Unutmuşum.
Bazı şeyler için acı gerekiyordu. Biraz da hatırlamak. Hatırlamak içinse, günümüz deyimiyle, tetiklenmek. Bazen bir görsel, bazen bir koku, bazen de bir ses yetiyordu buna.
Sağıma soluma bakınırken, zaten seyrek olan kalabalığın içinde gözden kaçması zor bir manzarayla karşılaştım. Sırtları bana dönük iki insan, denizi izliyordu. Yan yana oturuyorlardı. Kadının, kendisinden daha zayıf ve güçsüz görünen erkeğe sarıldığını, başını okşadığını gördüm. Beş saniyeden fazla sürmedi bu sahne ama içimde bıraktığı iz çok daha uzun sürdü.
Derinden etkilendim.
Ne vardı bunda?
Bu şefkat duygusuna yabancı değildim. Hatta özverili yanımla oldukça tanıdıktı. Ama bu şefkate gerçekten ihtiyacı olan kişi olarak orada durabilmek, yadırgamadan kabul edebilmek, savunmasız kalabilmek… Kendini, karşındakinin eylemine öylece bırakabilmek bana imkânsız geliyordu. Ve tam da bu yüzden, o an bu durum iştahımı fazlasıyla kabarttı.
Güçsüz görünme ihtimali bana çok uzak. Aynaya kendine bakan bir insan da değilim zaten. Baksam belki “ya sen nesin?” diyeceğim. Bütün bunların sebebi, asla tasvip etmesem de çoğu arkadaşıma itiraf ettiğim o kibir. Orada, başını yaslayan kişinin ben olma düşüncesi bile kalbimi titretiyor. Hemen uzaklaşıyorum bu histen. Kuş gibi hafif olma ihtimalinden.
Bu iştaha odaklanmadan bir dakika öncesine kadar “burası dünya, bu kadar işte” diyordum. Ağaçlar, deniz, kediler… Hislerimi yatay hareketimi bozmayacak şekilde zapt etmiş, kendimi sarsılmamak üzerine dondurmuş, geleceği hesaplıyordum.
Saklambaç hep en güvenlisi geldi bana. Çocukken de öyleydi. Oyunu kazanmaya çalışmaz, saklandığım yerden çıkmazdım. Bir şeyler her iki taraf için de yarım kalırdı. Sonra da unutur giderdik.
O gün de fazla düşünmeden çalma listeme hızlı şarkılar ekledim, yoluma devam ettim. Kalabalığa karıştım.
Ama o günden beri içimde sancılanan, kendini göstermeye çalışan bir benlik oyunumu bozmaya çalışıyor. Susturamadıkça, iki yıl önce susturduğum kalemime geri döndüm. Güzel bir noktaya geldiğimi hissediyorum. Bir şeylere bakmak değil, gerçekten görmek… Varoluşumuzun izlerini yaratmak için ilk hamle bu. Sonrası ise kişinin kendisinde bitiyor.
Karar vermek gerekiyor:
Hayatı yaşamak mı, yoksa hayatı geçirmek mi?
Ben ikisini de deneyimlemiş, konforu için ikinciyi seçmiş biri olarak bunun dünyaya geliş sebebimi sadece ertelediğini hissediyorum.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Zaman ayırdığınız için teşekkürler.
Yorumlarınızı beklerim.